1 safer 2012 bugün cuma saat kaçta, sabah öğle ikindi akşam yatsı ezanı namazı saat kaçta okunacak? 14 aralık 2012 günlük ezan vakitleri namaz saatleri

14.12.2012 bugün cuma namazı ezanı saati kaçta türkiye ve dünya geneli günlük ezan vakitleri namaz saatleri ankara istanbul izmir konya bursa adana mersin.

 

1 SAFER 1434

14.12.2012

Şehir Adı imsak güneş öğle ikindi akşam yatsı kıble Saati
Adana 05:09 06:37 11:40 14:09 16:32 17:52 10:35
Adıyaman 04:58 06:27 11:29 13:55 16:18 17:39 11:02
Afyon 05:31 07:01 12:00 14:23 16:46 18:09 10:03
Ağrı 04:42 06:14 11:10 13:30 15:53 17:17 11:39
Aksaray 05:16 06:46 11:46 14:10 16:33 17:55 10:28
Amasya 05:12 06:46 11:38 13:57 16:19 17:45 10:47
Ankara 05:23 06:55 11:50 14:11 16:33 17:58 10:24
Antalya 05:28 06:55 11:59 14:28 16:50 18:11 09:54
Ardahan 04:46 06:20 11:11 13:28 15:50 17:17 11:35
Artvin 04:49 06:23 11:14 13:31 15:53 17:20 11:29
Aydın 05:40 07:09 12:10 14:37 16:59 18:21 09:37
Balıkesir 05:43 07:14 12:10 14:31 16:54 18:18 09:49
Bartın 05:28 07:03 11:52 14:07 16:30 17:57 10:26
Batman 04:47 06:16 11:17 13:44 16:06 17:28 11:26
Bayburt 04:54 06:27 11:21 13:40 16:02 17:28 11:18
Bilecik 05:35 07:07 12:02 14:21 16:44 18:09 10:05
Bingöl 04:51 06:22 11:20 13:43 16:06 17:29 11:21
Bitlis 04:44 06:14 11:13 13:38 16:00 17:23 11:34
Bolu 05:29 07:03 11:55 14:13 16:36 18:02 10:19
Burdur 05:30 06:59 12:01 14:27 16:50 18:11 09:55
Bursa 05:39 07:11 12:05 14:25 16:47 18:13 09:59
Çanakkale 05:49 07:22 12:16 14:36 16:58 18:23 09:42
Çankırı 05:21 06:54 11:47 14:06 16:28 17:54 10:32
Çorum 05:16 06:49 11:42 14:00 16:23 17:48 10:41
Denizli 05:35 07:04 12:05 14:32 16:54 18:16 09:46
Diyarbakır 04:51 06:20 11:21 13:47 16:09 17:31 11:19
Düzce 05:31 07:05 11:57 14:15 16:37 18:03 10:16
Edirne 05:51 07:26 12:15 14:30 16:53 18:20 09:51
Elazığ 04:56 06:26 11:25 13:49 16:11 17:34 11:10
Erzincan 04:56 06:28 11:24 13:45 16:07 17:32 11:13
Erzurum 04:49 06:22 11:17 13:37 15:59 17:24 11:26
Eskişehir 05:32 07:04 12:00 14:20 16:43 18:07 10:07
Gaziantep 05:01 06:29 11:32 14:01 16:23 17:44 10:53
Giresun 05:03 06:36 11:28 13:45 16:08 17:34 11:05
Gümüşhane 04:58 06:30 11:24 13:43 16:05 17:31 11:13
Hakkari 04:36 06:05 11:07 13:34 15:56 17:18 11:49
Hatay 05:05 06:31 11:37 14:08 16:30 17:50 10:40
Iğdır 04:38 06:11 11:05 13:26 15:48 17:13 11:46
Isparta 05:29 06:58 11:59 14:26 16:48 18:10 09:58
İstanbul 05:40 07:14 12:06 14:23 16:45 18:12 10:03
İzmir 05:44 07:14 12:13 14:38 17:00 18:23 09:36
Kahramanmaraş 05:04 06:32 11:34 14:01 16:23 17:45 10:50
Karabük 05:26 07:00 11:51 14:08 16:30 17:57 10:27
Karaman 05:18 06:46 11:49 14:17 16:39 18:01 10:17
Kars 04:43 06:16 11:09 13:28 15:50 17:16 11:38
Kastamonu 05:22 06:56 11:47 14:02 16:25 17:52 10:35
Kayseri 05:11 06:41 11:40 14:04 16:26 17:49 10:41
Kilis 05:02 06:29 11:33 14:03 16:25 17:46 10:50
Kırıkkale 05:20 06:52 11:48 14:08 16:31 17:55 10:29
Kırklareli 05:48 07:24 12:13 14:28 16:50 18:18 09:55
Kırşehir 05:17 06:48 11:45 14:08 16:30 17:54 10:32
Kocaeli 05:36 07:10 12:02 14:20 16:42 18:08 10:08
Konya 05:22 06:51 11:52 14:18 16:40 18:02 10:14
Kütahya 05:34 07:05 12:02 14:24 16:46 18:10 10:02
Malatya 04:59 06:29 11:28 13:53 16:16 17:38 11:03
Manisa 05:43 07:13 12:12 14:36 16:59 18:22 09:39
Mardin 04:48 06:16 11:19 13:47 16:09 17:30 11:23
Muğla 05:37 07:05 12:08 14:36 16:59 18:20 09:37
Muş 04:47 06:17 11:16 13:40 16:02 17:25 11:29
Nevşehir 05:14 06:44 11:43 14:07 16:29 17:52 10:34
Niğde 05:13 06:42 11:43 14:09 16:31 17:54 10:32
Ordu 05:05 06:38 11:30 13:47 16:10 17:36 11:02
Osmaniye 05:06 06:33 11:37 14:05 16:28 17:49 10:43
Rize 04:54 06:28 11:20 13:37 15:59 17:26 11:20
Sakarya 05:34 07:08 12:00 14:18 16:40 18:06 10:11
Samsun 05:11 06:46 11:36 13:53 16:15 17:42 10:52
Şanlıurfa 04:55 06:24 11:27 13:55 16:17 17:38 11:06
Siirt 04:44 06:13 11:14 13:40 16:02 17:25 11:33
Sinop 05:17 06:53 11:41 13:55 16:17 17:45 10:45
Şırnak 04:41 06:10 11:12 13:39 16:02 17:23 11:38
Sivas 05:06 06:38 11:34 13:54 16:17 17:41 10:54
Tekirdağ 05:46 07:20 12:12 14:29 16:51 18:18 09:53
Tokat 05:09 06:42 11:35 13:55 16:17 17:42 10:52
Trabzon 04:57 06:31 11:23 13:40 16:02 17:29 11:14
Tunceli 04:55 06:26 11:23 13:46 16:09 17:32 11:13
Uşak 05:35 07:05 12:04 14:28 16:50 18:14 09:54
Van 04:39 06:09 11:08 13:33 15:55 17:18 11:44
Yalova 05:39 07:12 12:05 14:23 16:45 18:11 10:03
Yozgat 05:15 06:47 11:42 14:03 16:25 17:50 10:38
Zonguldak 05:30 07:04 11:55 14:10 16:32 18:00 10:22
İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ERZURUM ALTIN FİYATLARI

Erzurum Altın Fiyatları, Erzurum Altın fiyatı, Erzurum altın ne kadar, Erzurum altının fiyatı nedir

2012-2013 tam yarım çeyrek cumhuriyet altın bilezik fiyatları gram altın ons

ordu altın fiyatları

Erzurum Altın Fiyatları, Eğer Erzurum iline ait altın fiyatları güncel ve anlık şekilde merak ediyorsanız buradan takip edebilirsiniz. Erzurum altın ve para piyasasına dair tüm bilgileri sayfamızda bulabilirsiniz. Erzurum çeyrek altın, Erzurum yarım altın, tam altın, Erzurum cumhuriyet altını, Erzurum 22 ayar, 14 ayar altın fiyatları,
Erzurum Altın Fiyatları, Erzurum Altın Fiyatı, Erzurum, Günlük

ALTIN FİYATLARI, EKONOMİ HABERLERİ kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ESKİŞEHİR ALTIN FİYATLARI

Eskişehir Altın Fiyatları, Eskişehir Altın fiyatı, Eskişehir altın ne kadar, Eskişehir altının fiyatı nedir

2012-2013 tam yarım çeyrek cumhuriyet altın bilezik fiyatları gram altın ons

ordu altın fiyatları

Eskişehir Altın Fiyatları, Eğer Eskişehir iline ait altın fiyatları güncel ve anlık şekilde merak ediyorsanız buradan takip edebilirsiniz. Eskişehir altın ve para piyasasına dair tüm bilgileri sayfamızda bulabilirsiniz. Eskişehir çeyrek altın, Eskişehir yarım altın, tam altın, Eskişehir cumhuriyet altını, Eskişehir 22 ayar, 14 ayar altın fiyatları
Eskişehir Altın Fiyatları, Eskişehir Altın Fiyatı, Eskişehir, Günlük

ALTIN FİYATLARI, EKONOMİ HABERLERİ kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

15 aralık 2012 EnerjiSA’dan 7 ilde elektrik kesintisi, hangi il ve ilçelerde nezaman elektrik kesilecek?

15 Aralık Cumartesi günü elektrik kesintisi uygulanacak il ve ilçeler, 15.12.2012

EnerjiSA’dan 7 ilde elektrik kesintisi! – EnerjiSA, Cumartesi ğünü 7 ilde çeşitli saatlerde elektrik kesintisi uygulanacağını duyurdu.

Ankara, Kırıkkale, Çankırı, Bartın, Karabük, Kastamonu ve Zonguldak’ta 15 Aralık Cumartesi günü elektrik kesintisi uygulanacak. EnerjiSA’dan yapılan yazılı açıklamaya göre, planlı bakım ve iyileştirme çalışmaları kapsamında Ankara’nın Çankaya, Keçiören, Yenimahalle, Mamak, Altındağ, Sincan, Akyurt, Kazan, Polatlı ve Şereflikoçhisar ilçeleri ile Kırıkkale, Çankırı, Kastamonu, Zonguldak, Bartın ve Karabük illerinin bazı ilçe, mahalle ve sokaklarına belirli saatlerde elektrik verilemeyecek.

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

2012 Safer Ayı ne zaman – 2012 Safer Ayının Tarihi – safer ayı hakkında bilgiler – safer ayı uğursuz bir ay mıdır?

2012 Safer Ayı ne zaman – 2012 Safer Ayının Tarihi

2012 Yılı Safer Ayı 14 ARALIK CUMA günü başlıyor. 2012 Safer’in 1. günü 14 Aralık
2012 Safer Ayı Hicri takvim yılı 1434

Soru: Safer ayına girmiş bulunuyoruz. Safer ayı, bazı felâketlerin sıklaştığı bir zaman dilimi, binaenaleyh uğursuz bir ay olduğu söyleniyor. Bu hususta bir açıklama yapar mısınız?

Cevab: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Safer, kameri ayların ikincisinin adıdır. Resmi vesikalarla hususî mektuplarda ve takvimlerde “Saferu’l-hayr” şeklinde yazılır ve (s) rumuzuyla gösterilirdi. Bilindiği gibi kamer (ay)ın doğuş ve batışına tabi olan ay hesabına “kamerî aylar” denilmektedir ki şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîu’l-evvel, Rebîu’l-ahir, Cemaziye’l-evvel, Cemaziye’l-ahir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Hakikatte ayların sayısı ALLAH katında, ALLAH’ın kitabında -ta gökler ve yeri yarattığı günden beri- on iki aydır. Onlardan dördü haram olanlardır. İşte bu, en doğru hesaptır. O halde bilhassa bunlarda, o haram aylarda nefislerinize zulmetmeyin. Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topyekûn harb ederlerse, siz de onlarla topyekûn harb ediniz. Bilin ki ALLAH, haramlardan, fenalıklardan sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe Sûresi: 36)

Ebû Bekre (R.A.)den rivayete göre, Veda haccında okuduğu hutbesinde:

Takvim düzeni açısından zaman, ALLAH’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki ilk durumuna dönmüştür. Artık sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü peşi peşinedir ki, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir. Bir de Cemaziye’l-âhir ile Şaban arasında yer alan Müdar’in Receb’idir.” (Buhari, Tefsir (9) 8, Bed’ül’l-Halk: 2, Megazi: 77, Edahi: 5, Tevhid: 24, Müslim, Kasame: 29, Ebu Davud, Menasik: 67, Ahmet b. Hanbel, 4/37,73) buyuran Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz haram ayların: “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları olduğunu belirtmiştir. Araplar daha İslâmiyet gelmeden önce Haram ay denilen bu ayları kutsal tanır ve bu aylarda savaştan, yağmacılıktan kaçınırlardı.

Çünkü müşrik de olsalar, inanç ve yaşantılarında “Hak Din”den kalıntılar vardı. Haram aylara hürmet, Kâbe’yi tavaf etmek ve hac yapmak gibi. Tabii bütün bunlar da tahrif edilerek, aslından uzaklaştırarak yapıyorlardı. Aslında bütün batıl dinler, hep “Hak Din”den uzaklaşma neticesinde oluşmuşlardır. Hiçbir batıl din, birileri tarafından kurulmamıştır. Bu bakımdan dinimizi, olduğu gibi dosdoğru öğrenmek ve yaşamak mecburiyetindeyiz.

Araplar her yıl kendi adetlerine göre gelip hacceder, ALLAH’a iman ile putlara tapmayı birbirine karıştırıp içinden çıkılmaz garip bir inanç sistemi meydana getirirlerdi. Ama her şeye rağmen mal ve can güvenliği yoktu. Mekke’ye hac mevsiminde gelebilmek bile başlı başına bir problem idi. O yüzden kabile reisleri hac aylarından olan Zilkade ile Zilhicce’de bir de onu izleyen Muharrem’de savaşmayı kaldırırlar ve bu ayları hürmetli sayıp kesinlikle uyulmasında ısrarla dururlardı. Böylece uzak yerlerden hac için gelenler bu üç ayda hem ibadetlerini yerine getirirler, hem de güven içinde evlerine dönme imkanı bulurlardı.

——————————————————————————–

Cahiliyye devrinde, birbiri ile çarpışmaya ve talana alışmış olan Araplara fasılasız üç ay güvenlik ve sulh içinde yaşamak çok ağır geliyordu. Onun için Hz. İbrahim (A.S.) ve Hz. İsmail (A.S.)dan beri devam ede gelen bu tertibi canlarının istediği gibi bozmaya, mesela Muharrem ayındaki haramlığı Safer ayına çevirmeye, diğer haram ayları da ileri geri götürmeye başladılar ve hadis-i şeriflerde de belirtildiği üzere:

“Muharrem ayını Safer diye isimlendirerek”, (Bak. Buhari, Hacc: 34, Menakıbu’l-ensar: 26, Müslim, Hacc: 198, Ebu Davud, hacc: 80) Muharrem’i haram ayı olmaktan çıkarıyorlar, haram ayındaki yasakları işliyorlardı. Böylece, Muharrem’in haramlığını Safer ayına tehir ediyorlardı. Maksatları ardarda gelen üç haram ayı ikiye indirmek, üçüncüyü bir ay geriye bırakmaktı. Çünkü üç ay üst üste, savaşmak, yağmalamak ve öldürmek gibi alışkanlıklardan uzak kalmak onlara zor geliyordu. Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de:

“Haram ayları ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. ALLAH’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için haram ayını bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. ALLAH kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe Sûresi: 37) buyurarak, onların bu nesi’ tatbikatlarını “küfürde artış” olarak değerlendirmiştir.

Bu hal hicretin 10. yılına kadar devam etti. Veda Haccında Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ayların o sene tam yerini bulduğunu açıkladı.

Binaenaleyh, Safer ayının uğursuzluğu hakkında söylenenlerin asıl menşei işte bu cahiliyye devri davranışlarıdır. Öyle ya! Bir adamın yurdunda ve ailesi yanında rahatça oturmasını ve dağda, bayırda serbestçe gezip-dolaşmasını değiştiren, şehirlileri gurbete çıkarıp bedevilerden bir kısmını savaşa gönderen, bir kısmını da sakınmaya, korunmaya, korkmaya mecbur eden bir ay; uğursuz sayılmaz da ne yapılır? İşte Arabistan çöllerinde meydana gelen bu hadiseler, Safer ayının “Saferu’l-hayr” diye vasıflandırılmasına rağmen uğursuz sayılmasına sebep olmuştur. (Geniş bilgi için bak. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 3/89-90)

Safer; ayrıca cahiliyye devri arablarının inandığı bir uğursuzluk çeşididir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bunu reddetmiştir. Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Hastalığın, sahibinden bir başkasına kendi kendine sirâyeti yoktur, eşyâda uğursuzluk yoktur. Ükey ve baykuş ötmesinin te’sîri ve kötülüğü de yoktur. Safer ayında uğursuzluk yoktur. Bunlar Cahiliyet hurâfeleridir. Fakat ey mü’min! Sen cüzzâmlıdan, arslandan kaçar gibi kaç!” buyurdu. (Buhari, Tıp: 19)

Hadis-i şerifte geçen “Safer” iki şekilde te’vil edilmiştir. Birinci te’vile göre bundan maksat: “Safer ayı”dır. Yukarıda da izah edildiği gibi, Cahiliyyet devrinde Araplar Nesi’ usûlüne göre, Muharrem ayının haram ay oluşunu Safer’e naklederlerdi. Ve bu sûretle Safer, haram aylardan sayılırdı. Resûlü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz bunu da men edip: “Artık Safer ayı için hürmet yoktur!” Buyurmuştur.

——————————————————————————–

Asr-ı Saâdet’ten zamanımıza kadar devam edip gelen halk inanışına göre, bu ayda akdedilen nikahı devamsız sayarlar. Hatta halk arasında bu aya boş ayı derler. Çünkü “Safer” lûgatta boş demektir. Dilimizdeki Sıfır kelimesi de buradan gelir. Araplar bu ayda birbirlerine yağmada bulunurlar ve evlerini eşyadan hâli ve boş (Safer) bırakırlardı. Bu sebeple yağma ayına Safer denmiştir. İşte bu hadis-i şerif ile, Safer ayının uğursuz kabul edilmesi men olunmuştur. Çünkü Safer ayının diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. Diğer aylar zamanın bir dilimi olduğu gibi Safer ayı da zamanın bir dilimidir. Bu batıl akide cahil halk arasında yaşamakta ve Safer ayında nikah yapmanın uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Bu batıl inancı yıkmak için İslâm alimleri mücadele etmişler, hatta pek çok alim özellikle bu ayda nikah kıymışlardır. Buharî’nin bir rivayetine göre, Hz. Âişe (R.Anha) validemiz: Benim nikahım da, zifâfım da Safer ayında idi, buyurduklarına göre, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz bu hurâfevi fikrin izâlesine fiilen de çalışmıştır.7 Bu bakımdan safer ayında evlenilmez, yoksa devam etmez; safer ayında doğan çocuklar uğursuz olur v.b. inanışlar tamamen batıldır, hurafedir.

İmam Malik’e, hadis-i şerifte geçen: “La safere” sözünün manası soruldu da: Cahiliye halkı Safer ayını helâl aylardan sayarlardı. Sonradan onu bir sene helâl, bir sene de haram saymaya başladılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de onların bu âdetini kaldırmak için: “Böyle bir sene helâl, bir sene de haram sayılan bir Safer ayı yoktur” buyurdu, cevabını verdi. (Ebu Davud, Tıp: 24, No:3914)

İkinci te’vile göre Safer karında yaşayan bir takım kurtlardır. Câhiliyet devri itikatlarından biri de budur. Araplar karın boşluğunda yılana benzeyen bir hayvanın yaşadığına, insan acıktığı zaman o hayvanın heyecanlanıp, çok defa sahibini ısırıp öldürdüğüne inanırlardı. Hatta bunu uyuz hastalığından daha bulaşıcı sayarlardı. Bunun, insan veya havyan karnında bulunup, bulaşıcı bir hastalık olduğuna da inanırlardı.

Cahiliyyet devrinde bulaşıcı hastalıkların ilâhî bir te’sîre tâbi olmaksızın bizâtihi, yani kendi kendilerine sirâyet edip geçtiklerine inanılırdı. Halbuki her şeyde hakîkî müessir, ALLAH’ın irâdesidir. Bu irâde de hastalıkların geçmesinde bir takım sebepleri vasıta kılar. Bunlardan biri, hasta olan kimselerle temâstır. Hadisteki “Cüzâmlıdan kaç!” emri, hastalığın başkasına geçme sebeplerinden birini en açık şekilde belirtmiştir.

İşte Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, “Yok” diye buyurmakla her iki manaya gelen Safer’in batıl ve asılsız olduğunu belirtmektedir. Hadis-i şerifte işaret buyrulan cahiliyye devrinin diğer batıl inançlarından bazıları:

a- Tıyere: Bir yolcunun sefere çıktığı sırada önünden bir kuşun uçması uğursuzluk sayılırdı ve böyle bir durumla karşılaşan yolcu yolculuğundan vaz geçerdi.

b- Hâme: Hâme, baykuştur. Bu kuşun bir evin üzerine konup da ötmesinin uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bugün bile cahil halk arasında böyle bir endişe vardır.

c- GûI: Cahiliyye Araplarının inancına göre Gûl, tenha ve ıssız çöllerde insana değişik suretlerde görünerek yolunu şaşırtır, sonunda onu helâk eder. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bunların aslının olmadığını, cehalet devri Araplarının batıl inançları arasında yer aldığını bildirmiş ve bunlara itibar edilmemesini öğütlemiştir.

Safer ayı
Mehmet Talü 26.02.2007
Kaynak: İtibar-Haber

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam dizisi niçin yayından kaldırıldı? kim neden kaldırdı? dizi sezon finali nezaman?

TRT 1 Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam dizisi yayından kaldırıldı, dizi niçin ve neden sona eriyor, final bölümü nezaman işte ayrıntılar.

Muhteşem Yüzyıl’a alternatif olarak gösterilen ve TRT1 ekranlarında yayınlanan ‘Bir Zamanlar Osmanlı ‘ dizisi yayından kaldırıldı.

BÜTÇE BÜYÜK REYTİNG DÜŞÜK

TRT ‘nin Osmanlı İmparatorluğu dönemini konu alan “Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam” dizisi, reytinglerinin düşük olması gerekçe gösterilerek yayından kaldırılıyor. Türkan Şoray ve Özcan Deniz ‘in rol aldığı dizinin bütçesinin TRT ‘nin diğer dizilerinin bütçelerini ikiye katladığı bildirildi. Yetkililer, “Başbakanın bu tür dizilere olan eleştirileri ile kesinlikle alakası yok. Tek gerekçe bütçesi fazla ama reytingi düşüktü” dediler. Yetkililer, Hürriyet ‘e şunları söyledi:

BÜTÇE İKİ KATI, REYTİNG YARISI

“TRT ‘de yayınlanan Seksenler dizisinin reytingi 10.5, Zengin Kız Fakir Oğlan dizisinin reytingi 10, Leyla ile Mecnun dizisinin 6- 7, Sakarya Fırat uzun süredir yayınlanmasına rağmen reytingi 6-7 civarında. Ancak Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam dizisinin bütçesi tüm bu saydığımız dizilerin bütçesinin iki katı kadar. Ama dizinin reytingi de bu dizilerin yarısı, 2- 3 civarında. İzlenme oranı düşük olunca da yayından kaldırma kararı alındı. Kesinlikle başka hiçbir gerekçesi yok. Son çekilen bir bölüm daha yayınlanacak ardından ekrana veda edecek.”

‘BİZE ZAMAN TANINMADI ‘

Final haberini dizi oyuncularından Özcan Deniz twitter sayfasından duyururken Başbakan’a seslendi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a seslenen Özcan Deniz sayfasına ‘Sayın başbakanım bu dizi gerçekten sahip çıkılmayı hakediyordu. Geçen sezondan küsmüş seyirciyi tekrar diziye çekmek zor bir işti ve zaman gerekliydi. Zamana ihtiyacı vardı ve o zaman tanınmadı. Üzücü ama olağan üstü bir ekiple çalıştığım için mutluyum. Her türlü övgüyü ve ilgiyi hakeden bir dizi projesidir. Bu haftaki reytinglerdeki kıpırdamalar umut vericiydi. ‘ yazdı.

kaynak;BEYAZGAZETE

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

11 aralık 2012 bugün okullar tatil mi? antalyada bugün okul varmı? 11.12.2012

bugün 11 aralık 2012 salı, yurt genelinde soğuk hava dalgası devam ediyor, birçok il ve ilçede yağmur ve fırtınaya rastlanmaktadır. 11.12.2012 bugün okul varmı okullar bugün tatilmi gibi sorularla öğrenci arkadaşlar meraklanmaya devam ederken şuan için henüz bir tatil açıklaması veya duyurusu yapılmamıştır.

Antalya’da 10 Aralık 2012 pazartesi eğitim ve öğretime yağmur tatil verilmişti. Meteorolojik veriler dikkate alınarak Antalya’da ve 17 ilçesinde okullar bir gün süreyle tatil edilmişti.

11 Aralık 2012 salı günü valilikten henüz bir tatil açıklması gelmedi.

11 Aralık 2012 salı günü şu an için Antalya’da bir tatil yok. Eğer Valilkten bu konu ile ilgili açıklama gelirse buradan duyurulacaktır.

tüm öğrenci arkadaşlara başarılar dileriz.

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Evren’in ve Dünya’nın Yaşı

Yerbilimsel bulguların, Kutsal Kitaplar’ın (özellikle Tevrat’ın) bazı yorumları ile çelişmesi, yerbilim ile din arasında bir gerilimin doğmasına sebep olmuştur. Bu gerilimin en önemli sebebi, bazı din adamlarının, Dünya’nın yaşını yerbilimsel bulguların tersine, çok genç olarak tahayyül etmeleriydi (/hayal etmeleriydi). Bu tahayyüllerin, özellikle Tevrat’a dayandırılmış olması sorunun kaynağıydı. Birçok ateist, yaratılışçıların evrimcilerden farkını ortaya koyarken, yaratılışçıların genç bir dünya öngörmelerine karşı evrimcilerin yaşlı bir dünya öngördüğünü söylerler.[1] Bunu yaparken de özellikle Henry M. Morris gibi genç bir dünya öngören yaratılışçıların izahlarını ön plana çıkarırlar. Böylece dünyanın yaşının dört-beş milyar yıl arasında olduğunu gösteren tüm deliller, Evrim Teorisi’ni de destekliyormuş gibi bir tarzda sunulur. Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmaların Evrim Teorisi ile birleştirilmesi ve Dünya’nın yaşının dört-beş milyar yıl olduğunun gösterilmesi, Evrim Teorisi’nin doğrulanması veya yaratılışın yanlışlanması olarak gösterilemez. Her şeyden önce yeryüzünün yaşlı olduğunun gösterilmesi Evrim Teorisi’nden farklıdır, ayrıca günümüzde tek Tanrı’lı dinlerin Kutsal kitaplarına bağlılarının çoğu, Dünya’nın dört-beş milyarlık yaşının, kutsal kitaplarıyla çelişmediği kanaatindedirler.[2]

The universe’s timeline, from inflation to the WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe). Source: NASA/WMAP Science Team. Ayrıca daha ayrıntılı ve Türkçe’ye Uzay Sezen tarafından uyarlanmış “Büyük Patlama”dan günümüze: evrimsel zaman çizelgesi; evrenin tarihi, güneş sistemi ve yaşamın Dünya üzerindeki gelişimi için tıklayın!

Özellikle İslam dünyasında Dünya’nın uzun zaman dilimlerinde yaratılmış olduğu fikri hiçbir zaman ciddi bir problem oluşturmamıştır. Hristiyanlarda ise Dünya’nın 6000 yıl kadar önce yaratıldığı görüşü özellikle 17. yüzyılda İrlanda başpiskoposu James Usher’in yaptığı hesaba dayanmaktadır.[3] Birçok Yahudi ve Hristiyan din bilimci Usher’in Tevrat’ta “oğlu” olarak aldığı ifadelerin “soyundan olan” anlamına da geldiğini ve onun hesaplarının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Zaten bu tarih Tevrat’ta apaçık çıksaydı, Usher’den binlerce yıl önce vahyedilen Tevrat’taki bu tarihin bulunmasının Usher’in dönemine kalmaması beklenirdi.

Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmalarda Tevrat’ta ve Kuran’da geçen “altı gün” ifadesi gündeme gelmiştir. Bu ifade Tevrat ve Kuran’da şu şekilde geçer:

Ve Allah yaptığı her şeyi gördü, ve işte, çok iyi idi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.[4]

O, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Rahmandır. Bunu haberi olana sor.[5]

Tevrat’ta geçen “gün” kelimesinin İbranicesi “yovm” dur. Bu kelimenin İbranicesinin, 24 saatlik bir günü ifade ettiği gibi, “bir dönemi” de ifade ettiğini; Tevrat’ın Tekvin bölümünde geçen “altı gün” ibaresinin “uzun zaman dönemleri” anlamında anlaşılması gerektiğini hem Yahudi, hem de Hristiyan teologlardan söyleyenler olmuştur.[6] 2005 yılını takvimlerinde 5765. yıl olarak gösteren Yahudiler, takvimlerini Hz. Adem’in yaratılışıyla başlatırlar, ama Dünya’nın ve Evren’in yaratılışını Hz. Adem’in yaratılışından ayıran birçok Yahudi, Evren’in onbeşmilyarlık ve Dünya’nın beşmilyarlık yaşını, Tevrat’ın anlatımlarına ters görmemişlerdir. Adem’den önce insanımsı maymunların olabileceğini, Tevrat’ın dilinde, ancak Adem’in nesline insan dendiğini söylemişlerdir.[7] Tevrat’taki “günler” ifadesinin Dünya ve Güneş arasında ilişkiye dayanan 24 saatlik dönemleri kastetmediğini, çünkü Tevrat’ta Güneş’in ancak dördüncü gün yaratıldığının geçtiğini söyleyerek de bunu desteklemişlerdir. [8]
İlgili Tevrat ifadeleri şöyledir:

16- Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı.

17- Ve yer üzerine ışık vermek ve gündüze ve geceye hükmetmek ve ışığı karanlıktan ayırmak için.

18- Allah onları göklerin kubbesine koydu ve Allah iyi olduğunu gördü.

19- Ve akşam oldu ve sabah oldu, dördüncü gün.[9]

Yahudi bilginler gibi, Hristiyan teologlar da Dünya gününün kaynağı Güneş’in, yaratılış günlerinden dördüncü günde yaratıldığına, bu yüzden gün kavramının Dünya günleri anlamında anlaşılmaması gerektiğini söylemişlerdir.[10] Günümüzdeki Hristiyan teologların birçoğu, Usher’in kronolojisini ve Yahudi takvimini reddedip, Hz. Adem’in daha önce yaratılmış olabileceğini savunmakta ve türlerin özel yaratılışını yaşlı bir dünya görüşüyle birleştirmektedirler.[11] Bu görüşü ayırdetmek için “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” (Old Earth Creationism) ismi sıkça kullanılmaktadır.

Yahudi ve Hristiyan düşünürler arasında “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” daha yaygın olsa da, buna karşın türlerin özel yaratılışını genç bir dünya görüşüyle birleştirenler de vardır ki bu görüşe “Genç Dünya Yaratılışçılığı” (Young Earth Creationism) denmektedir. Bu görüşte olanlar Evren’in ve Dünya’nın “altı-günde” yaratılmasını dünyevi 24 saat anlamında gün olarak algılamaktadırlar.[12] Bu görüşü savunanların çoğu, bilim ile dinin ayrı alanlar olduğunu, bunları birbirine karıştırmamız gerektiğini söylememektedirler. Fakat bilimsel delillerin genç bir Dünya’nın ve Evren’in varlığını desteklediğini savunmaktadırlar. Dinazor kemiklerinde bulunan hemoglobinin, bu canlıların birkaç bin yıl önce yaşadığını gösterdiği, çünkü hemoglobinin birkaç bin yıldan fazla dayanamayacağını, Ay’ın Dünya’dan yılda 4 cm uzaklaştığını, milyarlarca yıllık Dünya ömrüne bunun aykırı olduğunu söylemektedirler.[13] Kayaların radyometrik ölçümü gibi bilimsel metotları ele alıp, bunların güvenilmez olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar.[14] Yerbilimsel olayların hiçbirinin tekdüzenlilik (ya da tekdüzelilik, İng. uniformatism) ilkesine göre açıklanamayacağını; günümüzün yerbilimsel olaylarının geçmişe anahtar olamayacağını ve yaş tahmini ile ilgili yanılgıların kaynağının yanlış tekdüzenlilik ilkesinin apriori* kabulü olduğunu, yer katmanlarının hızlı oluşumla açıklanabileceğini savunmaktadırlar.[15] Tekdüzenlilik ile ani-yıkımcılığın (İng. catastrophism) arasındaki tartışmaların yerbiliminde önemli bir yeri vardır. Yakın dönemlerde de birçok yerbilimci, ani-yıkımcı olayların tek-düzenlikli olaylardan yerbilimi açısından daha önemli etkilerde bulunduğunu kabul etse de, ani-yıkımcı yaklaşımı ön plana çıkaran bilim adamları yine Dünya’nın yaşını milyarlarca yıl olarak tahmin etmektedirler.

*Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan, önsel. Kaynak: TDK.

Kutsal Metinlerin birçok yorumu, Dünya’nın ve Evren’in yaşlı olarak algılanmasına imkan tanımıştır. Birçok bilim adamı ve teolog gibi Darwin de, Tevrat’taki altı günde yaratılış ile ilgili ifadenin, uzun zaman dilimlerinde yaratılışı kastettiğini savundu.[16] Darwin’den sonraki tüm “Hristiyan-evrimciler” de bu yorumu benimsedi ve özel yaratılışı savunan “Yaşlı Dünya Yaratılışçıları” ile Tevrat’ın bu yorumunda aynı fikri paylaştılar.[17] Bu yorumu savunanların bir kısmı gün (yovm) kelimesinin zaman dilimlerini de doğrudan ifade ettiğini söylerken, bir kısmı “altı gün” ifadesinin kastının Tanrı’nın yaratılış emirleri olduğunu, bu günlerin arasına uzun zaman dilimleri girdiğini, böylece altı ayrı günde verilen yaratılış emirlerinin uzun zaman diliminde yerine geldiğini savunurlar; bu ikinci görüşe “aralıklı-günler görüşü” (intermittent-day view) ismi verilmiştir.[18]

Kuran’da geçen “altı gün” ifadesindeki “gün kelimesinin Arapçası “yevm”dir ve hemen fark edileceği gibi aynı dil ailesinden gelen Arapça ve İbranicede, gün kavramı, aynı kökten gelen bir kelimeyle ifade edilmektedir. “Yevm” kelimesinin 24 saatlik gün gibi, zaman dilimlerini de ifade ettiği belirtilmiştir.[19] Kuran’da ellibin yıllık bir süreç için de, bin yıllık bir süreç için de “yevm” kelimesinin kullanılması, “altı gün” kavramıyla “altı uzun devir” kastedilebileceğine dair bir anlayışı oluşturmuştu.[20]

İlgili Kuran ayetleri şöyledir:

Gökten yere her işi çekip çevirir. Sonra O, sizin saymakta olduğunuz bin yıla denk bir günde O’na yükselir.[21]

Melekler ve Ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.[22]

Benzer bir ifade Eski Ahit’in Mezmurlarında geçer:[23]

Çünkü senin gözünde bin yıl, geçen dünkü gün ve bir gece nöbeti gibidir.[24]

Kutsal Metinlerdeki “gün” kelimesinin bu kullanılışı, bu kelimenin uzun zaman dilimlerini ifade etmesinin yanında, modern bilimin önemli kabullerinden olan zamanın izafiliğine de bir işaret olarak algılanmıştır.[25] Zamanın izafiliği, bizim zaman algımızın mutlak bir zaman kavramına işaret etmediğini, zaman ile ilgili yanılgılarımızın kaynağında; zamanı, herkes için, her yerde, her şartta aynı ontolojik mutlaklığa sahip zannetmemizin yattığını öğretmiştir.

Usher’in kronolojisine ve Hz. Adem’in yaşadığı dönemi gösteren bir takvime sahip olmayan İslam aleminde, yerbiliminin Dünya’nın yaşlı olduğuna dair verileri ve fosil bilimin bunu destekleyen delilleri, ciddi bir bilim-din çatışmasına sebep olmamıştır. “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” ve “Genç Dünya Yaratılışçılığı” şeklinde Hristiyan alemindekine benzer bir tartışmanın İslam aleminde yapıldığına dair bir bilgiye rastlamadık. Gerçi Hristiyan aleminde, Kitabı Mukaddes’e ve İbranice dilinin özelliklerine de dayanılarak bu gerilim önemli anlamda aşılmıştır, ama bu gerilimin tamamen giderildiğini söyleyemeyiz.

Dünya’nın ve Evren’in yaşı ile ilgili tespitler birçok ayrı hesaplama yönteminin neticesinde elde edilmiştir. Evrenin genişleme hızına ve uzaydaki madde yoğunluğuna bağlı ölçümlerde elde edilen sonuçlar arasında farklılıklar olsa da, sonuçlar 15 milyar yıl civarında bir tarihi vermektedir.[26] Big Bang Teorisi’nin doğruluğunu ispat eden ve Evren’in çok sıcak ve çok yoğun başlangıçtan sürekli genişleyerek bu hale geldiğini gösteren aşamalar için milyarlarca yıl geçmesi gerektiği anlaşılmıştır.[27]

Modern bilimin verileri ile Evren’in ve Dünya’nın yaşının milyarlarca yıl ile ifade edilmesi gerektiğinin ortaya konması, Evren’in ve Dünya’nın yaşını binlerle ifade eden “Genç Dünya Yaratılışçılığı”nı savunmanın imkanının kalmadığını göstermektedir. Özel yaratılışı savunanların önemli bir kısmı da zaten Kutsal metinler açısından Dünya’nın yaşlı olmasının bir sorun teşkil etmediğini söylemişlerdir. Durum böyleyken Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğuna dair verileri özel yaratılışa karşı bir delilmiş gibi sunmak hatalı olacaktır. Dünya’nın ve Evren’in yaşı ile ilgili tartışmalar, tezimizin başından beri gördüğümüz şekilde Evrim Teorisi ile iç içe geçmiştir. Başta özel yaratılışı Usher’in kronolojisiyle birleştiren yaklaşım ile Evrim Teorisi’ne karşı çıkıldığı için; yaşlı bir Dünya’nın ispatının, Evrim Teorisi’nin ispatıymış gibi sunulması yanlışı yapılmıştır. Bunun sebebinin, Evrim Teorisi’nden çok daha sağlam argümanlara ve matematiksel verilere dayalı yerbiliminin milyarlarca yıllık Dünya öğretisinin, özel yaratılışı yanlışlamak için kullanılmasının istenmesi olduğunu söylemek mümkündür. Oysa görüldüğü gibi yaşlı Dünya fikri, özel yaratılışın alternatifi değildir; fakat sadece bazı özel yaratılışçıların kabul ettiği genç Dünya öğretisinin tersidir.

Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmaların, Kutsal Metinler’e uygunluk dışında da önemli bir boyutu vardır. Ateist-evrimciler, canlıların tasarımlı gibi göründüğünü, bunun bir yanılsamadan ibaret bulunduğunu, bunun sebebinin ise uzun zaman diliminde birbirine eklenen tesadüfler olduğunu söylemektedirler. Tesadüflerin mutasyon olarak açığa çıktığı ve doğal seleksiyon ile korunduğu söylenir. Bizi yanıltanın ise zaman olduğu, uzun zaman diliminin mevcut canlıları oluşturmaya yeterli olacağı söylenir. Bu iddia açısından, Evren’in hesaplanan yaklaşık 15 milyar yıllık ömrünün ve Dünya’nın hesaplanan yaklaşık 5 milyar yıllık ömrünün tesadüfen canlıları oluşturmaya yeterli olup olmadığı önemlidir.

[1] Philip Kitcher, Abusing Science The Case Against Creationism, MIT Press, Cambridge, (1982), s. 41.

[2] Pattle P.T. Pun, Evolution: Nature And Scripture in Conflicts. Zondervan, Grand Rapids (1982), s. 52.; Mustafa Mlivo, Quran Ispred Nauke I Civilizacije, Medzliz Islamske Zajednice, Bugojno, Sarajevo (2001), s. 110.

[3] Bertrand Russell, Bilim ve Din, s. 35.

[4] Tevrat, Tekvin, Bap 1, 31.

[5] Kur’an-ı Kerim, Furkan Suresi, 25/59.

[6] R. Laird Harris ve diğerleri, Theological Wordbook of The Old Testament, Volume 2, Moody Press, Chicago (1980), s. 672-673; Aktaran: Hugh Ross, The Fingerprint of God, Whitaker House, 2. Baskı, New Kensington (1989), s. 146-147.

[7] Gerald L. Schroeder, Genesis And The Big Bang, Bantom Books, New York (1990), s. 21.

[8] Rabi Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik, çev: Estreya Seval Veli, Gözlem Yayın, İstanbul (2003), s. 165.

[9] Tevrat, Tekvin, Bap 1,16-19.

[10] David Sterchi, Does Genesis I Provide A Chronological Sequence, (‘Journal of The Evengelical Theological Society 39′ içinde) (1996), s. 429-536; Aktaran: Vern s. Poythress, Response to Paul Nelson and John Mark Reynolds, s. 93.

[11] Robert C. Newman, Progressive Creationism, s. 105-152.

[12] Paul Nelson ve John Mark Reynolds, Young Earth Creationism, (ed: J. P. Moreland ve John Mork Reynolds ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 41-75.

[13] Jonathan Sarfeti, Refuting Evolution, 10. Baskı, Master Books, Green Forest (2000), s. 112-114.

[14] Henry M. Morris, Scientific Creationism, s. 131-160.

[15] Henry M. Morris, Scientific Creationism, s. 101.

[16] Charles Darwin, Voyage Of The Beegle, s. 404-405.

[17] Howard J. Van Till, The Fully Gifted Creation, (ed: J. P. Moreland ve John Mark Reynolds, ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 161-225.

[18] Robert C. Newman, Progressive Creationism, (ed: J. P. Moreland ve John Mork Reynolds ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 155.

[19] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, çev: Mehmet Ali Sönmez, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara (1998), s. 214-216 ; Şakir Kocabaş, Kuran’da Yaratılış, Pınar Yayınları, İstanbul (2004), s. 92.

[20] Kuran Araştırmaları Gurubu, Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, 7. Baskı, İstanbul Yayınevi, İstanbul (2004), s. 73-76.

[21] Kur’an-ı Kerim, Secde Suresi, 32/5.

[22] Kur’an-ı Kerim, Mearic Suresi, 70/4.

[23] Mezmurlar Hz. Davud’a verilen kitabı ifade eder ve Tanrı’ya övgü, şükran, nedamet gibi duyguları dile getiren ilahileri içerir; Thomas Michel, Hristiyan Tanrı Bilimine Giriş, Ohen Basımevi, İstanbul (1992), s. 28.

[24] Eski Ahit, Mezmurlar, 90-4.

[25] Gerald L. Schroeder, Genesis And The Big Bang, s. 50-54 ; Kuran Araştırmaları Gurubu, Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, s. 73.

[26] William B. Drees, Beyond The Big Bang, Open Court Publishing, Illionis (1993), s. 219. ; Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, New York (2000). s. 18-19.

[27] Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, s. 30-84.

Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

HAKKINDA BİLGİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türkiye’nin En Yüksek 10 Barajı

Türkiye’nin En Yüksek 10 Barajı

Türkiye’nin en yüksek on barajı hangileri biliyor musunuz? Keban ve Ermenek barajı kaç metre yüksekliğinde? Devlet Su İşleri’nin 18 Mart 2011 tarihli yazısındaki sıralama şöyle..

1- Ermenek Barajı
2009 yılında işletmeye açılan Ermenek Barajı, Türkiye’nin en yüksek barajıdır. Göksu Nehri üzerinde yer alan barajın yüksekliği 210 m’dir. Enerji amaçlı inşa edilen baraj, Karaman ili sınırları içindedir.

2- Keban Barajı
Fırat Nehri üzerinde yer alan Keban Barajı Türkiye’nin en yüksek 2. barajıdır. Enerji üretmek amacıyla inşa edilen barajın yüksekliği 207 m’dir. Baraj, 1975 yılında yapılmış olup Elazığ ilinin sınırları içindedir.

3- Berke Barajı
1999 yılında Adana’da işletmeye açılan baraj, Ceyhan Nehri üzerinde yer alır. 201 m yüksekliğiyle Türkiye’nin üçüncü büyük barajıdır.

4- Altınkaya Barajı
Kızılırmak Nehri üzerinde kurulan baraj 1988 yılında işletmeye açılmıştır. 195 m yüksekliğiyle Türkiye’nin dördüncü büyük barajı olan Altınkaya Barajı, enerji amaçlı olup Samsun ilinin sınırları içerisindedir.

5- Oymapınar Barajı
Manavgat Nehri üzerinde yer alan Oymapınar Barajı, 185 m yüksekliğiyle Türkiye’nin beşinci yüksek barajıdır. Antalya ili sınırlarında yer alan baraj, enerji amaçlı olup 1984 yılında işletmeye açılmıştır.

6- Hasan Uğurlu Barajı
Baraj, 1981 yılında Yeşilırmak üzerinde kurulmuştur. 175 m yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek altıncı barajı olan Hasanuğurlu, Samsun ili sınırları içerisinde yer alır. Enerji amaçlıdır.

7- Karakaya Barajı
Fırat Nehri üzerinde yer alan Karakaya Barajı 173 m yüksekliğiyle Türkiye’nin yedinci yüksek barajıdır. 1987 yılında işletmeye açılan baraj, enerji amaçlı olup Diyarbakır ili sınırları içerisinde yer alır.

8- Atatürk Barajı
Baraj, 1992 yılında Fırat Nehri üzerinde işletmeye açılmıştır. Enerji ve sulama amaçlı inşa edilen baraj, 169 m yüksekliğiyle Türkiye’nin sekizinci en yüksek barajıdır. Şanlıurfa’da yer alır. Sahip olduğu hacimle dünyanın en geniş 5. barajıdır.

9- Kığı Barajı
Bingöl’de Peri Nehri üzerinde yer alan baraj, 168 m yüksekliğiyle Türkiye’nin dokuzuncu büyük barajıdır. 2003 yılında işletmeye açılan baraj enerji amaçlıdır.

10- Gökçekaya Barajı
1972 yılında işletmeye açılan baraj Eskişehir’de bulunmaktadır. 158 m yüksekliğiyle Türkiye’nin onuncu yüksek barajı olan Gökçekaya, enerji amaçlı olup Sakarya Nehri üzerinde yer alır.

HAKKINDA BİLGİLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Deprem Hakkında Bilgiler

Deprem Hakkında Bilgiler

Yerkabuğunun derin katmanlarının kırılıp yerdeğiştirmesine ya da yanardağların püskürmesi sırasında olan sarsıntıya, deprem (yersarsıntısı ya da zelzele) denir. Depremin olduğu yerde yer titreşim yapar ve sallanır. Deprem bir doğa olayıdır ve yapay olarak oluşturulan sarsıntılara deprem denmez.

Depremler, yerkabuğunun yeni kıvrılmış veya kırılmış bölgelerde, çok engebeli bölgelerde, genç kıvrımlarla vadilerin birleştiği bölgelerde, dağ yamaçlarının denizin derinliklerine kadar indiği bölgelerde meydana gelir.

Depremler, volkanik bölgelerde yerkabuğunun altındaki erimiş kayaçların hareket etmesiyle de oluşur. Ancak bu tür depremler yerkabuğundaki kırıklıkların oluşturduğu kırık kuşakları boyunca görülürler. Büyük kütleler halindeki yerkabuğu katmanlarının birbirinden farklı hareketleri, kırık kuşağı boyunca büyük bir gerilim oluşturur: kırık kuşağının her iki yanındaki kayaçlar bir yay gibi gerilir. Sonra aniden kayaçların direnci kırılır ve büyük kütleler halindeki yerkabuğu katmanları harekete geçer; gergin kayalar serbest bırakılmış bir yay gibi titreşir. Aslında yerkabuğunun kırık kuşağı boyunca hareketi en şiddetli depremlerde bile yalnızca birkaç metredir. Ama bu hareket bir dakika kadar bir süreyle yerkabuğunu ileri-geri, aşağı-yukarı şiddetle sarsar. Yeraltında odak denen depremin başlangıç noktasında meydana gelen sarsıntı dalgalar halinde yayılarak yeryüzünde merkez denen bir noktada deprem şoku olarak ortaya çıkar. Burası depremin merkezidir ve buradan uzaklaştıkça şiddet azalır.

Deprem merkezinden çevreye doğru muntazaman dalgalar halinde yayılır. Bunlara deprem dalgaları denir. Başlıca üç dalga çeşidi vardır:

1) Boylamasına Dalgalar: P dalgaları da denir. Sismografların ilk kaydettikleri dalgalardır. Bu dalgalar katı, sıvı ve gaz halindeki bütün maddeler içinde yayılır. Bu dalgaların hızı saniyede 8 km kadardır. İnsanın kulağına ulaştığında boğuk bir gürleme halindedir.

2) Enlemesine Dalgalar: S dalgaları da denir. Hızı 4.8 km kadardır. Katı maddeler içinde yayılan bu tip dalgalar daha yavaş hareket ederler. Yayılma yönüne dik titreşimler meydana getirirler.

3) Uzun Dalgalar: L dalgaları da denilen bu tip dalgalar sismografların en son kaydettikleri dalgalardır. Yıkıcı sarsıntıları meydana getirirler. Bu dalgaların yayılma şekli, suya atılan bir taşın meydana getirdiği dalgaların yayılma şekli gibidir.

Depremler çeşitli derecede olur; özel gözlemevlerindeki sismograflarla tespit edilebilecek zayıf depremler bulunduğu gibi, yerin yarılmasına ve kalabalık bölgelerde büyük felaketlere yol açabilecek derecede şiddetli depremler görülür. Aynı şiddetteki depremler her yerde aynı etkiyi göstermez. Depremlerin yaptıkları hasarların derecesi o yerin coğrafi özelliğine ve toprağın yapısına bağlıdır. Kırık bölgelerde, alüvyonlu ovalarda ve kum, çakıl gibi gevşek topraklı yerlerde meydana gelen depremler daha çok zarar verir. Kayalık alanlarda ve eski kütlelerin bulunduğu sahalarda meydana gelen sarsıntılar ise daha az hasar meydana getirir. Bu durumda, depremin meydana getirdiği zararları en düşük seviyeye indirmek mümkündür. Sert kayalık alanlar üzerine depreme dayanıklı evler yapmak bu önlemlerin ilkidir. Depremin zararlarını en aza indirmek için alınacak diğer tedbirler:

– İlk 2-3 saniye içinde depremin şiddetlenip şiddetlenmemesine göre tedbir almalıyız. Eğer şoklar hafif ise deprem uzaktadır ve asıl şok gelmeden tehlikeli yerden uzaklaşmalıyız.

– Kaçarken yanan ocak gibi şeyleri bırakmamaya dikkat etmeliyiz. Deprem sonrası su ve elektrik sistemlerini kontrol edip, önlem almalıyız.

– İki, üç katlı evlerin üst katları daha emniyetlidir. Merdivenler en tehlikeli yerleri teşkil eder. Duvar, kiriş ve devrilebilecek eşyalardan uzak durup masa, sıra gibi altı emin yerlere sığınmalıyız. Dışarıda binalardan uzak durmalıyız.

– Kıyılarda sismik dalgaların tehlikesine karşı sahilden uzak durmalıyız.

– Heyelanlı alanlarda kaya parçalarının yuvarlanabileceğini göz önüne almalıyız.

– Depremin birinci dakikasından sonra tehlikenin çoğu geçmiştir. Yanan bir yer veya bir şey varsa, yangın söndürülmelidir.

– Asıl depremden sonra hafif sarsıntılar olabilir. Bu şokların sağlam yapıları da yıkabileceği unutulmamalıdır.

– Bu önlemlerle birlikte soğukkanlı olmalı ve yersiz telaşlara kapılarak bazı zararlara sebep olmamalıyız.

Yeryüzünde meydana gelen depremlerin şiddeti Mercalli-Cancani ve Richter ölçeklerine göre tespit edilir. Mercalli ölçeği 12, Richter ölçeği ise 10 derecelidir. Depremler şiddetlerine göre Mercalli Cancani ölçeğinde şu şekilde derecelenir:

1. Derece: Ancak sismograflar kaydeder.

2. Derece: Çok hafif geçer. Binaların üst katlarında oturanlar ve çok hassas kişiler tarafından hissedilir.

3. Derece: Hafif sarsıntılardır.

4. Derece: Orta şiddette sarsıntılardır. Evlerde kolayca hissedilebilir.

5. Derece: Oldukça şiddetlidir. Herkes duyar. Bütün binalar ve eşyalar sallanır.

6. Derece: Şiddetlidir. Herkes duyar. Bazı binaların sıvaları dökülür.

7. Derece: Çok şiddetlidir. Binalarda çatlaklar oluşur. Ev eşyaları devrilir.

8. Derece: Tahripkârdır. Bacalar ve anıtlar yıkılır. Binalarda yarıklar oluşur.

9. Derece: Çok tahripkârdır. Taş binalar çöker.

10. Derece: Yıkıcı sarsıntılardır. Binalar temellerinden yıkılır. Şehirlerdeki su boruları, kanalizasyon ve hava gazı boruları gibi alt yapı hizmetleri büyük hasarlara uğrar. Demir yolları bozulur.

11. Derece: Afettir, bütün yapılar yıkılır. Yerde büyük çatlaklar, çökmeler olur.

12. Derece: Çok büyük afettir. İnsan yapısı olan her şey yıkılır. Yeryüzünün şekli değişir. Yatay yerdeğiştirmeler olur.

Bugüne kadar, Richter ölçeğine göre tespit edilen en şiddetli sarsıntı 1960’da Şili’de 8,5 şiddetinde olmuştur.

Denizin dibinde veya kıyıda meydana gelen depremler, şiddetine göre denizlerde büyük ve hızlı dalgalara sebep olur. Bunların hızları saatte 600-800 km’ye ulaşabilir. Bu tür dalgalara dev dalga (Jap. tsunami) adı verilir.

Depremleri inceleyen bilim dalına sismoloji, depremle oluşan sismik dalgaların süre ve genlik gibi özelliklerini kaydeden aygıta sismograf denir.

Sismograf bir çerçeve, ona asılı bir ağırlık ve bunların birbiri karşısındaki konumlarında meydana gelen değişikliği kâğıt üzerine aktaran bir düzenekten oluşur. Sismografın içinde bulunan ayna düzeni bir ışık demetini döner bir silindir üzerindeki fotoğraf kâğıdına yansıtır. Sismik dalgalar sismografın bulunduğu yeri sarstığı zaman sismograf bu sarsıntıyla hareket eder; ama içinde asılı durumda bulunan ağırlık hareket etmez. Böylece ağırlık ile üzerinde asılı olduğu çerçevenin birbiri karşısındaki konumu değişir. Buna bağlı olarak aynadan yansıyan ışık demeti döner silindirin yüzeyindeki fotoğraf kâğıdı üzerinde zikzaklar çizer. Böylece sismik dalgaların özelliklerini gösteren çizgiler fotoğraf kâğıdı üzerine işlenmiş olur.

Yeryüzünde ve yeraltında meydana gelen depremlerin etkisi oldukça büyük olabilir. Çoğu zaman toprak kabarmaları, çöküntüler, faylar meydana gelir. 1906’da SanFrancisco depreminde böyle bir fay görülmüştür. Boyu 470 km’yi bulan bu fay önüne çıkan her türlü araziyi hemen hemen doğru bir çizgi üstünde ikiye bölmüştür, yerüstü ve yeraltısularında önemli değişiklikler olmuştur. Bu faylar boyunca birbirinden ayrılan arazilerin dikey veya yatay olarak kaydıkları, eski düzen ve biçiminin kilometrelerce genişliğinde bir alanda değişikliğe uğradığı görülür.

Bir depremde etkilenen bölgelerin genişliği depremin sebebiyle yakından ilgidir. Buna göre depremler şöyle sınıflandırılabilir:

1) Çöküntü Depremler: Yeraltındaki bazı boşlukların birdenbire çökmesinden ileri gelir. Bazen çok şiddetli olan bu çeşit depremler, etkisini özellikle dar alanlarda gösterir. 1879’da İsviçre’nin Glaris kantonunun küçük bir kısmında olan deprem buna örnektir.

2) Volkanik Depremler: Yanardağ püskürmelerinden önce veya püskürmeyle birlikte olur. Bu depremin sebebi kapalı olan yanardağ bacasından çıkmak isteyen gaz veya lavın vuruntusudur. 1883’de İschia adasında meydana gelen deprem bu çeşit bir deprem sayılır. Yalnız birkaç kilometre öteden duyulabilen bu deprem Casamicciola şehrini yıkarak bu küçücük adada 3000 insanın ölümüne yol açmıştır. Oysa eski ağzı adanın ortasında bulunan aynı yanardağ 1302 yılından beri hiçbir faaliyet göstermemiştir.

3) Tektonik Depremler: Depremlerin en önemli olanıdır. Bunların kesin sebebi henüz tartışma konusudur ve sebebinin tek olmadığı da şüphesizdir. Tektonik depremler yerkabuğunun, jeolojik sebeplerle bozulmuş olan izostatik dengesini elde etmesinden doğabileceği gibi, bazı faylar boyunca gelişen ağır ve belirsiz kaymaların sebep olduğu gerilim yığınlarından da ileri gelebilir. Onun için deprem bakımından en tehlikeli bölgeler (deprem bölgeleri) sıradağların ve büyük deniz çökeklerinin yanı başında bulunur (Japonya, Şili, Sonda adaları ve küçük ölçüde Akdeniz’in çevresi).

Önemli tektonik depremlerde hemen her zaman ilk sarsıntıdan sonra gittikçe daha az şiddette gelen ve günlerce, hatta aylarca sürebilen bir dizi hafif depremler görülür. Bu ikinci derecedeki sarsıntılar, deprem merkezinin bulunduğu bölgede denge ve gerilimin ayarlanmasıyla açıklanır. Bunun tersine olarak şiddetli bir depremden önce hafif öncü depremlerin görüldüğü daha sıktır. Bununla beraber bu konuda yapılan sayısız incelemelere rağmen bu gibi zayıf depremlerin ardından büyük bir sarsıntının gelip gelmeyeceğini kestirmek çok güçtür.

Tektonik depremlerin incelenmesi, yerkabuğunun az veya çok derin tabakalarının fizik ve mekanik yapısı bakımından önemli bir rol oynar. Bu çeşit bir incelemede göz önünde bulundurulacak önlemler şunlardır:

1) Deprem merkezinin derinliği, bilinen depremlerin çoğunda deprem merkezi, yeryüzüyle 50 km’lik bir derinlik arasında bulunur. Fakat yerin 700 km kadar derinliğinde, derin merkezli depremlerin meydana geldiği yakın zamanlarda anlaşılmıştır. Bu gibi depremlerin etkileri coğrafi bakımdan çok yaygın ve geniş olabilir; fakat genellikle hiçbir yerde büyük zarara yol açmıştır.

2) Yayılma Dalgaları: Deprem dalgaları titreşimli dalgalardır. Başlıcaları şunlardır: boylamasına iç dalgalar, enlemesine iç dalgalar ve uzun dalgalar; boylamasına iç dalgalar, uzak bir yerde ilk defa beliren dalgalara denir; enlemesine iç dalgalar ikinci olarak gelen dalgalardır; derin depremler dışında yüzeysel olan çeşitli dalgalara da uzun dalgalar denir; çünkü bunların titreşim devresi ötekilerden daha uzundur.

Bu dalgaların çeşitli sismoloji istasyonlarınca “sismogram” adı verilen grafikler halinde kaydı ve bu kayıtların karşılaştırılmasıyla deprem merkezinin derinliği ve merkez üssü noktası kesinlikle bulunabilir. İç dalgalar geçtikleri çeşitli tabakaların esnekliğiyle belirlenen bir yayılma hızı gösterir; deprem merkezi derinse hız da fazladır. Sürekli kırılma yüzünden bu dalgaların yolağı yukarı doğru hafifçe içbükey biçimdedir, hızları da boylamasına iç dalgalar için 7,5-15 km/s, enlemesine iç dalgalar için 4-7,5 km/s kadardır, yüzeysel dalgalar, 4 km/s’lik bir hızla yayılır. Ayrıca, iç dalgalar, “yerçekirdeği” adı verilen 3000 km derinliğe ulaştıkları zaman gerçek bir kırılma ve yansımaya uğrar; yeryüzüne geri dönen bütün bu dalgaların tespit edilerek inceden inceye gözden geçirilmesiyle Yer’in iç yapısı hakkında bir fikir edinmek mümkün olabilir.

Bazı özel deprem olaylarına da değinecek olursak: Deniz kıyısı yakınında veya denizde olan depremler, hava olaylarından ileri gelen kabarmalardan farklı olarak korkunç deniz kabarmalarına yol açabilir. Öte yandan da insanların hayal gücünü işleten çeşitli belirtiler de deprem olacağına birer işaret sayılmıştır. Fakat bunlar daha çok volkan faaliyetleriyle ilgilidir. Aynı şekilde, deprem sırasında topraktan gelen gürültünün kaynağını bulmak ve bunu belirli bir sebebe bağlamak da pek kolay değildir. Geçmişte, bazı şiddetli hava olayları (kasırga, fırtına, siklon) ile depremler arasındaki az veya çok tesadüfî ilintiler üzerinde durulmuştur. Bu olayların bazı hallerde, önceden var olan gizli gerilimlerin boşanması için bir “tetik” rolü oynama ihtimali tahminen inkâr edilemese de günümüzde bilim adamları buna ancak bir istisna olarak bakabilirler. Fakat gene de insan açısından pratik önemi göz önünde tutularak bu konu üzerinde sürekli çalışmalar yapılmaktadır.

HAKKINDA BİLGİLER kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

fatih sultan mehmet hayatı ve yaptıkları hakkında bilgiler

Fatih Sultan Mehmetin Hayatı

fatih sultan mehmet hayatı ve yaptıkları

fatih sultan mehmet hayatı kısa

Fatih Sultan Mehmetin Hayatı Osmanlı imparatoru olan 7cisi olan .İstanbul’un Fetheden fatih sultan mehmet hayatı ve yaşadıkları babası annesi ve dogdu yer ve dogum tarihi tüm bilgilerle dogru kaynaklardan olan makalemiz sizlere dogru bilgiyi aktarmaktır .Fatih Sultan Mehmet 2.Murad Han’ın oğlulur Babası II.Murat, annesi Hümâ Hatun’dur Fatih Sultan Mehmet 30 Mart 1431 Pazar günü Edirne’de dünyaya gelmiştir Âlim, sâir ve sanatkârları toplar ve onlarla sohbetten çok hoşlanırdı. Gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir kumandan ve idareci idi. Yapacağı işler hususunda, en yakınlarına bile hiçbir şey sızdırmazdı. Küçük yaşlarda tahsiline ve yetiştirilmesine çok önem verilen Şehzade Mehmet devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi.İlk hocası Molla Yegan’dı.Akşemseddin hazretleri şehzadenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. 12 yaşına gelince devlet idaresini öğrenmesi için Manisa’ya vali olarak gönderildi. Kısa süre sonra babası tarafından tahta çıkarıldı. Bu sırada Şehzade Fatih henüz 13 yaşındaydı fakat bundan faydalanmak isteyen yeni bir haçlı ordusunun Türk topraklarına girmesi üzerine Fatih Sultan Mehmed, babasını tekrar tahta davet etti.
1451 tarihinde babası II.Murad’ın vefatı üzerine Fatih Sultan Mehmed, ikinci defa Osmanlı tahtına oturduğunda gençti. Fatih babası ve ecdadını zamanında zaptolunamayan Bizansı ele geçirip Peygamber Efendimizin ‘İstanbul mutlaka fetholunacaktır.
Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir söylemişti ’ müjdesine mahzar olmak istiyordu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul surlarını yıkacak büyüklükteki topların planını bizzat kendisi hazırlayarak, o zamana kadar yapılan toplardan çok daha büyük toplar döktürdü. Bunlardan Şâhî adı verilen bir tanesi çok büyük idi. Bu top 600-700 kilo ağırlığındaki granit gülleleri 1200 metreye kadar fırlatabiliyor ve patladığı zaman metrelerce mesafeden duyulabiliyordu.Bu korkunç topun ilk tecrübesinin yapılacağı sırada Fatih Edirne’de haberi olmayanların dilleri tutulmasın diye, hamile kadınlar çocuklarını düşürmesinler diye, daha evvelinde bütün şehre tellallar vasıtasıyla topun atılacağı saati ilan etmiştir. Bu muazzam top Edirne’den İstanbul’a elli çift manda ile iki ayda getirilebilmiş nakil esnasında yolların ve köprülerin tamiri işinde yüzlerce insan çalıştırılmıştı.

Fatih, 1453 yılı 23 Mart’ta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisan’da başladı. 18 Nisan’da İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi ve son olarak 29 Mayıs sabahı yapılan taarruzla, muhtelif devletler tarafından yirmi sekiz defa muhasara edilen İstanbul, Osmanlı topraklarına katılmış oldu.

Savaş sonunda Fatih Sultan Mehmet, beyaz atına binmiş, ordusunun önünde, yanında hocaları bulunduğu halde İstanbul’a ilk defa girerken, şehir halkı heyecanla Türk ordusunu karşılamaktadır. Ak sakalı ve ağır duruşuyla Akşemseddin’i padişah sanarak ellerindeki çiçek demetlerini ona vermeye çalışan şehir halkına göz ucuyla Fatih Sultan Mehmed’i göstererek ; ‘Fatih Sultan Mehmet odur diye söylemişti, çiçekleri ona veriniz’ demek istiyordu. Fatih de Akşemseddin‘i göstererek ;’Gidiniz gene ona veriniz.. Fatih Sultan Mehmet benim ama o benim hocamdır’ dedi.

Fatih Sultan Mehmet, istanbula girince hemen Ayasofya’nın gelir. Burada papazlar, görür papazlar kendi kendilerine konuşuyorlardı istanbul fet edildi ve mallarımız evlerımız herşeyimiz gitti söyleniyorlardı Fatih Sultan Mehmet atıyla anasofyaya geldiginde papazlara şöyle der sakın korkmayın mallarınız ve dini inançlarınız kimse ellemeyecektir Fatih Sultan Mehmet bu sözleri söyledigi zaman papazlar hayretler içinde kalmışlardır

Fatih Sultan Mehmed, avrupanın en büyük görülen kilisesi Ayasofya’yı camiye çevirdi. Fatih Sultan Mehmet bu mabedin kıyamete kadar cami olarak kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeylemiştir.

Ayasofya 1127 sene kilise kalmış , 481 sene de câmi olarak ibadete açılan Ayasofya, sonra devlet tarafından 1934′de müze haline getirildi.Fatih Sultan Mehmet, Enez’i, Galata ve Kefe’yi Osmanlı topraklarına dahil etti. Limni, İmroz, Semendirek, Tasoz, Bozcaada ve Boğdan’ı aldı.Belgrad’ı muhasara ettiği zaman çarpışmaya bizzat katıldı. Alnından ve dizinden ciddi şekilde yaralandı. 1458′de Mora’yı kısmen, bir sene sonra da Sırbistan’ı tamamen aldı. 1461′de Amasra’yı ve İsfendiyar Oğulları Beyliğini Osmanlı topraklarına dahil etti. Trabzon Rum İmparatorluğunu yok etti. 1462′de Romariya, Yayçe ve Midilli’yi aldı. 1463 senesinde Papa’nın büyük gayretleri ile toplanan ve savaşa katılan herkesin altı aylık günahının affolunacağı ilân edilen 20 devletin katıldığı bir haçlı ittifakı ile 16 sene savaştı. 1463′de Bosna’yı fethetti ve Hersek’i de tabiiyeti altına aldı . 1466′da Konya ve Karaman’ı aldı. Arnavutluğu tamamen Osmanlı topraklarına kattı. 1470′de Agriboz’u aldı.Uzun Hasan’ı Otlukbeli savaşında kesinlikle yendi. Zafer şükranesi olarak kırkbin esiri salıvererek, hürriyetlerine kavuşturdu. 1476′da Boğdan’ı Osmanlı topraklarına kattı. Otuz sene içinde tam yirmibeş seferi bizzat kendisi idare etti. 900.000 bin kilometrekare olan topraklarını 2.214.000 kilometrekareye çıkardı.Fatih Sultan Mehmed, Venedikliler tarafından tertiplenen tam ondört suikastten kurtuldu. Son suikastten ise kurtulamadı. Venedikliler, bu büyük hükümdarı, aslen bir yahudi olan Maestro Jacopo isimli bir doktor vasıtasıyla zehirleterek öldürmeye muvaffak oldular. Tarihçi Babinger’e göre bu suikastçi doktor, Yakup Pasa unvanı ile sarayın doktorları arasında bulunuyordu. 1481 Mayıs’ının üçüncü günü yine bir sefere çıkmışken, Gebze’de ordugâhında Perşembe günü vefat etti. Papa, Büyük Hakan’ın ölümünde tam üç gün üç gece bütün kiliselerin çanlarını çaldırtarak sevinç ayinleri yaptırdı. Fatih 49 sene bir ay beş gün yaşadı. İki imparatorluk, dört krallık ve onbir prenslik yıkan büyük hükümdarın cenaze namazı Fatih Camiinde Şeyh Muslihiddin Mustafa Vefa Efendi Hazretleri kıldırdı. Türbesi Fatih Camii yanındadır. (Allah rahmet eylesin.)

Fatih Sultan Mehmet dunyaca büyük şehirlerden olan istanbulu fet etmiştir istanbul tarihiyle ve muhteşem manzaralarıyla dünyayi kendine hayran bırakmıştı Fatih Sultan Mehmet büyük ve güçlü ordusuyla istanbulu fetetmişti

HAKKINDA BİLGİLER kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İstanbul Hakkında Bilgiler

İstanbul Hakkında Bilgiler

İstanbul Türkiye’nin en büyük şehri olup tarihi bir şehirdir ve 1950’lerde başlayan hızlı sanayileşme süreciyle birlikte 15 milyonu geçen nüfusu ulaşmış olmasına rağmen halen gün geçtikçe büyümeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra sanat hayatı, eğlence yaşamı, müzik ve eğitim konularında Türkiye’nin elçisi olmuş, ülkenin en yoğun ve en zengin finans merkezi haline gelmiştir.

İstanbul, Asya ile Avrupa kıtalarının birleştiği bir noktada; Karadeniz ve Marmara denizlerinin dar bir geçit olan “Boğaziçi” ile ayrıldığı yerde, dünya üzerinde iki kıtanın birleştiği yerde kurulu olan tek şehirdir. Bulunduğu coğrafi konum nedeni ile Balkanlar’dan Anadolu’ya, Karadeniz ve Akdeniz’e uzanan geniş kültürleri içinde barındırmaktadır. Dünyanın neresinde bir kıtadan diğerine 15 dakikada geçebildiğiniz vapur seferi yapabilme fırsatını yakalayabilirsiniz ki? Sahip olduğu bu coğrafi koşullar İstanbul’un tarih boyunca da önemli bir role sahip olmasını sağlamıştır. Her medeniyet kendinden öncekilere eklenerek medeniyetler üstü bir yapı ortaya çıkmış ve her kültür kendinden bir miras bırakarak modern Türkiye’ye katkıda bulunmuştur. Tüm bu öğeler İstanbul’u büyülü ve gizemli bir şehir haline getirmekle kalmamış, bir kere ziyaret edenlerin de bir daha unutamayacağı bir şehir haline getirmiştir.

İmparator Constantine tarafından başkent yapılan İstanbul, 4.yy’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kurulmasıyla birlikte Ankara başkent ilan edilene kadar Roma İmparatorluğu’na (330-395), Bizans İmparatorluğu’na (395-1453) ve Osmanlı İmparatorluğu’na (1453-1922) başkentlik yapmıştır. İstanbul tarihte birçok farklı isim ile anılmaktadır, Byzantinium ve Constantinople bunlar arasında en çok bilinenlerdir. Şehrin antik kısmı yedi tepe üzerine kurulmuş olduğu için Yedi Tepeli Şehir olarak da adlandırılmaktadır. UNESCO 1985 yılında bu kısmı Dünya Mirası listesine dahil etmiştir.

İstanbul’un tarihi, şehrin fethinden önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Çalkantılar ve karmaşalarla dolu İstanbul tarihine kısa bir göz atarak devam edelim.

İstanbul’un fethinden önce

İstanbul’un varoluşu MÖ 7. yüzyıla dayanır. M.Ö. 680 yılında Yunanlılar bu toprakları istila etmişlerdir. M.Ö.403 yılında şehir Yunanlılara karşı ayaklanmış; ancak Büyük İskender önderliğindeki Spartalılara M.Ö. 334 yılında teslim olmuştur. Makedonya’nın kışkırtması ve devam eden karışıklıklar sonucunda güçsüzleşen şehir kendi istediği ile Roma İmparatorluğu egemenliğine M.Ö. 146 yılında girmiştir. M.S. 330 yılında İmparator Constantine, Byztantium şehrini başkent ilan ederek şehrin adını Konstantinopolis olarak değiştirmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 yılında yıkılması sonucunda Konstantinopolis Bizans İmparatorluğunun başkenti ilan edilmiştir. Hristiyanlığı getirerek şehri Ortodoks başkenti ilan eden İmparator Jüstinyen devrinde, Ayasoyfa inşa edilmiştir. 543 yılında başlayan ve nüfusun çoğunluğunun ölümüne sebep olan veba salgını , daha sonra Persler, Macarlar ve Müslüman Araplar tarafından yapılan sayısız işgaller ile şehrin kaderini etkileyen felaket dolu bir dönem başlamıştır. Yaşanan bu felaketlerin en kötüsü 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri sırasında meydana gelen işgaller olmuştur. 1204 yılına kadar 1. Haçlı seferi ile başlayan ve iki Haçlı Seferinin daha yaşandığı bu dönemde, yerli halk kılıçtan geçirilmiş tüm şehir yağmalanmış bir halde kaderine terk edilmiştir. Orta Çağ’da iyice fakirleşen şehir adeta bir enkaz haline gelmiştir.

Kuşatmanın başlaması
6 Nisan 1453′de barış şartları kabul edilmeyince kuşatma, Topkapı’dan (Sen Rumen) başladı.12 Nisan’da sürekli bombardıman başladı. 17-18 Nisan’da ise prens adaları Baltaoğlu Süleyman Paşa tarafından fethedildi. 20 Nisan’da Bizans’a yardıma gelen 5 tane Rum ve Latin gemisi osmanlı donanması’nı geçerek haliç’e girdi. Bu olay, Baltaoğlu Süleyman Paşa’nın azline sebep oldu. kaptanı derya Hamza Bey oldu. (1456′ya kadar) Sultan Mehmet ve kumandanlar tarafından donanmanın nasıl haliç’i aşabileceği görüşülmeye başlandı. Osmanlı ordusu kuşatmanın uzaması ve surların bir türlü aşılamamış olması ile birlikte çelişkiye düştüler. II. Mehmed bu olay üzerine Akşemsettin Hocayı çagırttı. Akşemsettin Hoca 3 gün fetih için iştihareye yattıgını belirtti ve rüyasına Şeyda Sultan’nin teşfik ettiğini, fetih müjdesini kısmen verdiğini ve II. Mehmed Han’ın Kabrine gelmesini istediğini belirtti. Bunun üzerine II. Mehmed tekrar orduyu toplayarak fetihin gerçekleşeceğini sabırlı olmaları gerektiğini beyan etmiştir. istanbul her yıl ziyaretçılerı artmakta olup yerlı yabancı turıstlerın yerı olmuştur

HAKKINDA BİLGİLER kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın