Sanat ve zanaat ayrımına giren eserlerin özellikleri

Sanat ve zanaat ayrımına giren eserlerin özellikleri

Sanat, estetik bir kavramdır. Ruhsal anlatımları, yaratıcılığı, güzelliği, akımlar (ekol’leri) içerir ve maddesel yani parasal bir endişesi yoktur. Sanat, bir bakıma içinde sanatçının (sanatkar’ın) varolduğu, yoğrulduğu ve yarattığı bir dünyadır. Ona baktığınızda, sanatçıyı-sanatkarı görür veya duyarsınız..

Zanaatkar, bir tecrübeler, meleke’ler ve beceriler birikimidir. O yaratmaz ama yapılagelenlerin, alışılagelenlerin en iyisini yapar, bu beceri ve kaabiliyetini yıllardan-yıllardan almıştır. Geçimini zanaatı ile sağlar. Kazanır. Sonuçta parasal bir hedef de vardır.

Sanat eseri yapıtı biricik olma özelliğini form ve içerik olarak ortaya koyarken, zanaat eseri daha çok form olarak çoğaltılabilirliğini ortaya koyar. Sanatçı için üretim, zorunluluğun dışında kendine içsel duygulanımların bir sonucuyken, zanaatçı için üretim zorunlu ve dışsal nedenlerin bir sonucudur. Zanaatçının eserleri kulanışlı olmalıdır, piyasa beklentilerini karşılamak zorunvdadır. Bir zanatkarın üretimi her ne kadar bir yetenek göstergesi olsada, sanatçıdan ayrı olan yanı nesnesinin kullanım değerinin estetik değerden daha önce gelmesidir. Bu nedenle yetenek yeni bir şeyler yaratmak derdinde olmaz, değişen piyasa koşullarına eklemlenecek ürünler ortaya sunar. Zanaatçı somut, elle tutan nesneler imal edrken, sanat yapıtı üzerinde ne sanatçı ne de izleyicis hakim bir konumdadır.

Zanaat ve sanat tarifleri, sanat ve zanaatın ayrımından itibaren ilkde fa belki bu kadar birbirine yaklaşmıştır yaşadığımız çağda. Biricik olma özelliği bir tarafa attılan sanat eseri, piyasa kaygısı dürtüleri içerisinde zanaata evrilmiştir. Artık biricik olmasından ziyade en popülere yakınlaşma adına sanatı içeriği, duygulanım ölçütünden ziyade formsal bir hal almıştır. Sanatın her tarafı formdur artık. Duygusuzca birbirlerine zincirlenen kelimeler, yüzler, fotoğraflar alıcısını kovalamaktadır piyasada.

sanatçı ve zanaatçı kavramları farklı olgulardır. sanatçı yaratı eyleminin sonucunda ortaya çıkan eserden belli maddi kaygılar güdemez çünkü yaptığı o noktada sanat olmaktan çıkar zanaat alanına girer. zanaatçı ise belli bir ücret karşılığında ürün meydana getirir. işin en başından itibaren zanaatçı maddiyatla başlamıştır işine ve burada sanatçıdan ayrılır.

şimdi maddi bir kaygı gütmeden herhangi bir yaratı eyleminin sonucunda ortaya konan eser sanat eseri onu ortaya koyan da sanatçıdır. tabi bunların belli başlı kuralları ve eğitim süreci vardır. sanatçının sanatçılık derecesini bireyler verebildiği gibi kitlelerde verebilir. fakat özünde sanatçının sanatkarlığına ve sanat eserinin niteliğine bağlanamaz. kişiler kendi zevklerine hitap edilene sempati duyabilir. ama sanatçılar arasında sınıflandırılma olamaz.

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

atatürkün okur yazar nüfus için yaptığı çalışmalar

1 – Yurt Dışına Öğrenciler Gönderilmesi:
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Musta¬fa Kemal Atatürk’ün bilime ve bilimsel araştırma¬lara büyük önem verdiği herkesçe bilinmektedir. Atatürk’ün en büyük amaçlarından biri de Türki¬ye’yi çağdaş bir ülke hâline getirmek ve Avrupalı devletler seviyesine çıkarmaktır. Bunu yaparken en büyük yol gösterici olarak bilimi kabul etmiştir. Atatürk’ün yaptığı inkılaplar incelendiğin¬de, bu inkılapların aklın ve bilimin önderliğinde yapıldığı, modern yenilik ve gelişime açık bir özel¬liğe sahip olduğu görülmektedir. Bir ülkenin hızla gelişebilmesi için önce¬likle halkın eğitim seviyesinin yükseltilmesi gerek¬lidir. Şüphesiz Atatürk de bu durumun farkına var¬mış ve eğitim alanındaki inkılâplara önem vermiş¬tir. Bu nedenle Atatürk bütçeden ödenek ayırarak yurt dışına öğrenci gönderilmesine karar vermiş¬tir. Fen bilimleri, sosyal bilimler, görsel sanatlar ve arkeoloji gibi birçok alanda 1925 ile 1947 yılla¬rı arasında Avrupa’ya 40 öğrenci gönderilmiştir. Atatürk, yurt dışına gidecek olan öğrencilere çektiği bir telgrafta “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum volkan olup dönmelisiniz” diyordu. Bu öğrencilerden bazıları yurt dışındaki okullarda sosyal bilimler ile ilgili eğitim aldılar ve tekrar yurdumuza dönerek yüzlerce, binlerce insanın bu alanlarda bilgilenmesini sağladılar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişmesine katkıda bulundular. Burhan Toprak(Sanat Tarihi), Prof. Dr. Jale İnan(Arkeoloji), Prof. Dr. A. Afet İnan(Tarih) gibi.
2 – Yeni Türk Harfleri’nin Kabulü:
Türk Milleti olarak İslamiyet’i kabul etmemizden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca Arap harflerini kullandık. Bu durumun sonucu olarak Türkçe kelimelerin bir kısmını kullanmaya-kullanmaya unuttuk ve dilimiz yoksullaştı.Arap harflerini öğrenmek,söylemek ve yazmak oldukça zordu.1927 Nüfus sayımında Türkiye nüfusunun ancak %10’unun okuma yazma bilmesi bu durumun en açık kanıtıdır.Ayrıca Arap harfleri Türkçe’nin dil yapısına uymuyordu. Tüm bu nedenlerden dolayı 1 Kasım 1928’de Arap alfabesi kaldırılarak yerine 29 harfli Yeni Türk alfabesi kabul edildi.
3 – Millet Mektepleri’nin Açılması:
O tarihlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyon civarındaydı ve bu nüfusun ancak %10’u okuma-yazma biliyordu. Okur-yazar oranını yükseltmek gerekiyordu ama bunun için yeterince okullar yoktu. Halkımıza okuma yazmayı öğretebilmek için tüm yurtta 21Kasım 1928’de Millet Mektepleri açıldı. Millet mekteplerinde okuma-yazma yanı sıra, matematik, sağlık bilgisi, yurt bilgisi gibi dersler de veriliyordu. Çalışanlara, gaz lâmbası, mum ışığı altında gece verilen derslere, bu davaya gönülden inanan halk, hiç aksatmadan devam ediyordu; bitirenlere, Atatürk tarafından bir Anayasa metni armağan ediliyordu. Bu büyük seferberliğin ve coşkunun sonucu, yeni harflerin kabulünden bir yıl sonra (1929), Millet Mekteplerinden diploma alanların sayısı 1 milyon 200 bine ulaştı. Millet Mekteplerinde temel eğitim görenlerin zamanla okuma-yazmayı unutabilecekleri düşünülerek 1930’da “Halk Okuma Odaları” açıldı ve 1936’da okuma odalarının sayısı 500’e ulaştı ve aynı yıl millet mektepleri uygulamasına son verildi; bu kursların işlevini Halkevleri ve Halkodaları üstlendi. Mustafa Kemal, bazı okullarda öğretmenlik yaparak bizzat kendisi vatandaşlara okuma-yazma öğretmeye çalışmıştır. Bu önemli çalışması nedeniyle kendisine TBMM tarafından “Başöğretmenlik” ünvanı verilmiştir.Bu nedenle günümüzde her yıl 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
4 – Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması(TTK):
– Türk ulusu hakkındaki yanlış değerlendirmelere son vermek için,
– Türk tarihinin sadece Osmanlı tarihinden ibaret olmadığını, bundan öncesin de köklü ve eski bir tarihe
sahip olunduğunu kanıtlamak,
– Türk tarihini doğru kaynak ve belgelere dayandırarak gerçekleriyle ortaya çıkarmak,
– Türk gençlerine tarihimizi öğreterek atalarını örnek aldırmak ve onların başarısından ilham aldırarak özgüven duygusunu geliştirmek için 15 Nisan 1931’de Türk Tarih Tetkik Cemiyeti Atatürk tarafından kurulmuştur. Sonradan adı Türk Tarih Kurumu(TTK) olarak değiştirilmiştir.
Türk Tarih Kurumu’nun yaptığı çalışmaları yayınlamak amacıyla 1937’de bir dergi çıkarılmıştır. Adı, Belleten olarak Atatürk tarafından konmuştur. Halen Türk Tarih Kurumu’na bağlı olarak çalışmalarına devam eden bilimsel bir dergimizdir.

5 – Türk Dil Kurumu (TDK):
– Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce gibi değişik dillerden dilimize girmiş yabancı kelimeleri dilimizden çıkarmak ve bunların etkisinden kurtarmak için,
– Dilimize girmiş yabancı kelimeler dilimizden çıkarılamıyorsa bile en azından Türkçe dil kurallarına uygun hale getirebilmek için,
– Kullanılmaya kullanılmaya unutulmuş olan Türkçe kelimeleri tekrar ortaya çıkarmak ve dilimizi tekrar zenginleştirmek için 12 Temmuz 1932’de Atatürk tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurulmuştur.
6 – Halk Evleri’nin Açılması (HE):
– Yapılan inkılapları halka mal etmek,
– Cumhuriyet’e ve devrimlere bağlı her bakımdan yetişmiş insanlar yetiştirmek,
– Kültür, ülke, amaç, ve düşünce birliğini güçlendirecek bir toplum olmayı sağlamak,
– Köylü ile kentli, kentli ile aydın arasındaki ilişkiyi düzenleyip arttırmak amacıyla Atatürk tarafından 19 Şubat 1932’de açıldı. Halkevleri kısa zamanda Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. 1932 ile 1952 yılları arasında 478 halkevi, 4322 halk odası açıldı.
7 – Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Kurulması (DTCF):
– Türk dili ve tarihi hakkında araştırma yapmak,
– Türk dili ve tarih alanlarında öğretim görevlisi ve araştırmacı yetiştirmek,
– Sosyal bilimlerin gelişimine katkıda sağlamak,
– Türk dili ve tarihi çalışmalarını ulusallaştırmak için Atatürk tarafından 9 Ocak 1936’da kuruldu.

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

bitki ve hayvanların kromozom sayıları

Kromozom Sayıları

İnsanın Kromozom Sayısı: 46
Domatesin Kromozom Sayısı: 24
Ayçiçeğinin Kromozom Sayısı: 34
Erik Kromozom Sayısı: 48
Patatesin Kromozom Sayısı: 48
Mısır Kromozom Sayısı: 20
Soğanın Kromozom Sayısı: 16
Gül Kromozom Sayısı: 46
İnek Kromozom Sayısı: 60
At Kromozom Sayısı: 64
Köpek Kromozom Sayısı: 78
Koyun Kromozom Sayısı: 54
Kartal Kromozom Sayısı: 66
Kedinin Kromozom Sayısı: 38
Maymunun Kromozom Sayısı: 42
Fil Kromozom Sayısı: 56
Serçe Kromozom Sayısı: 60
Yılan Kromozom Sayısı: 78
Güvercinin Kromozom Sayısı: 16
Çekirgenin Kromozom Sayısı: 14
Sinek Kromozom Sayısı: 12
Solucan Kromozom Sayısı: 2
Buğdayın Kromozom Sayısı: 42
Pirinç Kromozom Sayısı: 12
Bezelye Kromozom Sayısı: 14
Antilop Kromozom Sayısı: 60
Arpa Kromozom Sayısı: 14
Aynalı sazan Kromozom Sayısı: 104
Çavdar Kromozom Sayısı: 14
Deniz yıldızı Kromozom Sayısı: 36
Domuz Kromozom Sayısı: 38
Eşek Kromozom Sayısı: 62
Fare Kromozom Sayısı: 40
Fasulye Kromozom Sayısı: 22
Goril Kromozom Sayısı: 48
Hindi Kromozom Sayısı: 82
Kanguru Kromozom Sayısı: 12
Lahana Kromozom Sayısı: 18
Panda Kromozom Sayısı: 52
Pirinç Kromozom Sayısı: 24
Rakun Kromozom Sayısı: 38
Ren geyiği Kromozom Sayısı: 70
salyangoz Kromozom Sayısı: 24
Samur Kromozom Sayısı: 38
Sırtlan Kromozom Sayısı: 40
Sivrisinek Kromozom Sayısı: 6
Şempanze Kromozom Sayısı: 48
Tavşan Kromozom Sayısı: 44
Tavuk Kromozom Sayısı: 78
Turp Kromozom Sayısı: 18
tütün Kromozom Sayısı: 48

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Karikatür Nedir?

 

Karikatür Nedir?

Bir kişinin bir şeyin ya da bir olayın tuhaf ve gülünç taraflarını meydana koyacak şekilde yapılan resim. Karikatürler, güdülen amaçlara göre, şaka etmek, alay etmek ya da küçük düşürmek için yapılmış olabilir. Kuvvetli bir anlatım kudretini gerektirdiği için ince ve önemli bir sanat şubesidir. Edebiyattaki mizah ve yerginin resimdeki şeklidir.

karikatür karikatürler nedir resimleri nedirkimdir.org
Bugünkü anlamıyla karikatürün meydana gelişi Rönesans devrine rastlar Bizde XIV. yüzyılda başlayan Karagöz oyunu bir çeşit karikatürdür.

karikatür nedir karikatür resimleri nedirkimdir.org

 Fakat karikatürlerin bulunduğu mizah dergileri ancak XIX. yüzyılın sonlarına doğru çıkmağa başlamıştır. Son yıllarda da karikatür sanatı bizde, dünya ölçüsünde bir gelişme kazanmıştır.

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

2012 MUHARREM AYI BAŞLANGICI 15 KASIM 2012 PERŞEMBE HİCRİ YILBAŞI

1 MUHARREM 1434 15 KASIM-2012 PERŞEMBE HİCRİ YILBAŞI NE ZAMAN?

bu sene 15 kasım 2012 perşembe günü muharrem ayının 1. i
**
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

1 MUHARREM AYI 1434 15 KASIM-2012 PERŞEMBE HİCRİ YILBAŞI

1 MUHARREM 1434 15 KASIM-2012 PERŞEMBE HİCRİ YILBAŞI – Muharrem Ayı ve Aşure Günü
32 farz nedir, aşure ayı kaç gün sürer, aşure duası, mübarek gün ve geceler, muharrem ayı bittimi, muharrem ayında oruç, muharrem ayının önemi
“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)
Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
“Bu ne orucudur?” diye sordu.
Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.
1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.

32 farz nedir, aşure ayı kaç gün sürer, aşure duası, mübarek gün ve geceler, muharrem ayı bittimi, muharrem ayında oruç, muharrem ayının önemi

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Da Vinci’nin Şifresi Kitap Özeti

Da Vinci’nin Şifresi Kitap Özeti:
Paris Louvre Müzesi müdürü Jarques Sauniere bir gece müzede esrarengiz bir cinayete kurban gitmiştir. Aslında o gece Harwardlı simgebilim profesörü Robert Longdan ile buluşacaktı. Profesor Longdon iş gezisi için Paristeydi ve Jorques Souniere ile de görüşmek istiyordu. Kendisinden randevu talep etmiş fakat herhangi bir cevap alamamıştı. Profesör Longdan aynı gece Hotel Ritz Parisin bir odasında kalıyordu. Fakat gece yarısı respsiyondan gelen telefonla uyandı.

Resoepsiyon görevlisi çok önemli bir kişi sizinle görüşmek istiyor, Longdon ise görüşmek istemiyordu. Resepsiyon görevlisinin ısrarı üzerine görüşmek isteyen kişinin kim olduğunu sordu. DCPJ ajanı Teğmen Collet sizin odanıza geliyor efendim. Kapı çaldı ve Teğmen Collet DCPJ ajanı olduğunu ve müze müdürü Jajques Sauniere’nin bu gece müzede bir cinayete kurban gittiğini ve kendisinin onunla birlikte gelmesini istedi. Profesör Longdon bu habere çok şaşırmıştı. Jacques Sauniere’nin neden ona cevap vermediğini anlıyordu. J. Sauniere’nin yerde kolları ve bacakları açık, çırılçıolak duran cesedi vardı. Onun cesedinin hemen yanında 13-3-2-21-1-1-8-5 Ondraro devini al! On Sahte Alim! Ölmeden önce yazdığı mesajı vardı. Cinayet esrarengiz sırlarla doluydu.

Ve Sauniere birilerine bir takım mesajlar vermek istiyordu. DCPJ Fransız Adli Polisi şefi Ajan Yüzbaşı Bezu Fache DCPJ’nin kriptoloji bölümünden cinayetin esrarının kalkması için yardım istemişti. Teğmen Collet ve profesör Longdan müzeye geldiklerinde içerde Ajan Bezu kendisini karşıladı. Yüzbaşı Profesörü cinayet zanlısı olarak görüyor fakat bunu kendisine hissettirmiyordu. Fransada DCPJ’nin bu tür olaylarda her zaman uyguladığı bir taktik vardı. Zanlıya sorular sorarak suçu itiraf etmesini ya da bir açık vermesini beklerler daha sonra tutuklarlardı.

Yüzbaşı yerdeki sayı ve kelimeleri göstererek profesörden kendilerine yardımcı olmasını istiyordu. Fakat o sırada DCPJ ajanı kriptoloji uzmanı Sophie Neveu içeri girdi. Yüzbaşının zanlı olarak gördüğü Longdon’a derhal Paris Büyükelçiliğinden bir mesaj olduğunu ve araması gerektiğini söyledi. Yüzbaşı Fache, Neveu’nun buraya gelmesinden çok rahatsız olmuştu. Teşkilatta kadınların olmaması gerektiğini düşünen biriydi. Neveu’nun bu tür işlerde çok başarısı vardı. Yüzbaşı kendi cep telefonunu uzattı ve buradan arayabilirsin dedi. Profesör Longdon Amerikan Büyükelçiliğini aradığında telesekreterdeki ses Ajan Sophie Neveu’nun sesiydi. Yani karşısında duran kadına aitti. Telesekreterde; Profesör tehlikedesiniz, Yüzbaşı sizi cinayet zanlısı olarak görüyor ve tutuklamak istiyor.

Profesör hiç bozuntu vermeden telefonun kapattı. Ajan Neveu nasıl olurda kendisine yardım etmek isteyebilirdi. Çünkü Yüzbaşı ile Ajan Neveu aynı teşkilattaydı. Buna bair türlü anlam veremiyordu. Bu arada yüzbaşı ile Neveu tartışmaya başladılar. Longdon Yüzbaşıdan tuvalete gitmek için izin istedi. Yüzbaşı Fache kendisine yardım etme bahanesiyle Longdon’un bir açığını yakalayıp tutuklamak istiyordu. Yüzbaşı Ajan Neveu’nun gitmesini istiyordu. Neveu uzaklaştı ama müzeden çıkmadı. Profesöre yardım etmesi gerekiyordu. Gizlice tuvalete gitti. Profesöre, yüzbaşının kendisini neden cinayet zanlısı olarak gördüğünü açıklamak için cebinden cesedin fotoğrafını çıkardı. Müze müdürü ölmeden bir kaç dakika önce yazdığı mesajın en sonunda P.S Robert Longdon’u bul yazıyordu. Fakat bu son cümle yüzbaşının emriyle silinmişti. Neveu, profesörün geriye dönmesi halinde Yüzbaşı Fache’nin onu tutuklayacağın, tek seçeneğinin ise tuvaletteki küçük pencereden Amerikan büyükelçiliğine kaçması gerektiğini söyledi. Profesör kaçarsa direkt olarak cinayet zanlısı olacaktı.

Profesörün cebine yerleştirdiği sinyal gönderen küçük aleti bir sabunun içine yerleştirdikten sonra camı kırarak kırmızı ışıkta bekleyen kamyonun üzerine fırlattı. Yüzbaşı Fache ve diğer ajanlar profesörün kaçtığını zannederek sinyali takibe başladılar. Ajan Neveu ile profesör tekrar cesedin yanına döndüler. Aslında yerde yatan adam Neveu’nun büyükbabasıydı. Büyükbabası ile 10 yıldır hiç görüşmemişi. Büyükbabası onla sürekli görüşmek istiyor ve gerçekleri anlatmak istiyordu. Fakat Sophie Neveu büyükbabasına hiç cevap vermemişti. Arkasında bıraktığı sırların Profesör Longdon ile aydınlanabileceğini bildiği için Robert Longdon’u bul yazmıştı. Ajan Neveu Profesöre bu benim büyükbabam dedi ve kendisine yardım etmesini istedi. Profesör yardım edeceğini söyledi.

Uzun bir uğraştan sonra tablonun arkasındaki anahtarı buldular. Gül kabartması ve ortasında P.S yazan haç biçiminde altın bir anahtardı. Sion tarikatı kardeşlik bağları çok güçlü olan bir tarikattı. 1099 yılında kurulmuştu. Gizli Avrupa Cemiyeti 1975 yılında Parisin Milli Kütüphaneyi Sir İsaac Newton, Batticelli, Victor Hugo ve Leonardo da Vinci de dahil olmak jüzere Sion Tarikatının sayısız isimlerini içeren, Las Dossiers Secrets (Gizli Dosyalar) diye bilinen parşömenleri ortaya çıkarmıştır. Sion tarikatı üyelerinin sadakatleri birbirlerine bağlılıkları çok güçlüydü. Bu yüzden de tarikat üyelerinin kim olduğu bilinmezdi. Tarikata girmek ve güven kazanmak çok güçtü.

Bu tarikatın üyeleri kendilerini gerçekleri korumaya adamış zamanı geldiğinde bu gerçekleri açıklayacakları yemini olan bir tarikattı. Tarihte pek çok ünlü kişi bu tarikata başkanlık etmiştir. Bu tarikat M.S 325 yılında Roma İmparatoru Konstantin tarafından İncilin değiştirilmesinden önceki halini yani orjinalini , bilgi ve belgeleri elinde tutan bir tarikattı. O zamandan beri bu gerçek tarikat üyeleri tarafından günümüze kadar aktarıldı. Tarikatta, Hristiyanlığın aksine kadın çok değerliydi. Kadınlar günahkardır düşüncesine tarikatta yer yoktu.

Tarikatın önemli simgeleri Gül, Kutsal Kadeh Merelle Meryem hepsi kadını simgeliyordu. H.z İsa Meryemle evliydi ve Meryem İsa’dan hamileydi. H.z İsa çarmıha gerilirken Hz. Meryem İsanın soyunu devem ettirmek için Fransaya kaçmıştı. Hz. İsa , Hz. Davud ve Hz. Süleyman soyundan geliyordu. Yahudi olduğu için Hz. Meryem Fransadaki Yahudiler sahip çıktılar. Gerçek İncil ve İsaya gönderilen vahiyler Süleyman Mabedinin altında şövalyeler tarafından korunuyordu. Daha sonra bu belgeler Fransaya götürüldüler. Kilise bu belgelere ulaşmak için binlerce şovalye öldürmüştü. Eğer kilise gerçek bilgileri yani kutsal kadehi yok ederse gücünü koruyabilecektir.

Opus Der olarak bilinen Vatikan Piskoposluğu, beyin yıkama baskı ve “bedensel çile” denen tehlikeli bir ibadet yapıldığına dair tartışmalar yaratan bir kotolik mezhepti. Opus Der’in New York’ta 243 Hexington Caddesinde 47 milyon dolara mal olan Dünya Merkez Bürosu vardı. Tarikat mali açıdan çok güçlüydü. Opus Der’in başında Piskopos Manuel Aringorasa isimli biri vardı. Aringorasa, Sion tarikatının elinde bir sır gibi sakladığı belgelere ulaşmak istiyordu. Böylece papazdan daha güçlü olacaktı. Bunun için de en çok güvendiği adamı Silos’u Paris’e Kutsal Kadehi bulması için gönderdi.

Kutsal Kadehi bulma fikrini kendisine Öğretmen söylemiştir. Şayet Kutsal Kadehi bulursa Aingorasa Hristiyanlığın liderliğini eline geçirecekti. Öğretmenin ismi Sir Legh Teobing’dir. Fakat ne piskopos ne de Silos bu kişiyi görmüştü ayrıca ismini yalnızca Öğretmen olarak biliyorlardı. Sadece telefonla görüşüyorlardı. Teobing hayatını Kutsal Kadehi bulmaya adamış, İngiliz Kraliyet ailesi tarafından kendisine Sir yani şövalye ünvanı verilmiş, yıllarca kraliyet ailesine hizmet etmiş usta bir tarihçiydi. Öğretmen Silostan kilit taşını ve kutsal kadehi ararken kan dökmemesini istemişti. Fakat Silos Pariste tarikatın en önemli dört kişisini öldürmüştü.

Sion tarikatının en önemli yöneticisi Müze müdürü Jacques Sauniere’de öldürülen kişiler arasındaydı. Silos müze müdüründen kilit taşının yerini söylemesini istemiş fakat yerini söylemeyince onu öldürmüştü. Sion tarikatının üyelerinin gerçeği saklama adına yeminleri vardı. Sophie Neveu dedesinin şatosuna aniden gider ve bodrum kata indiğinde içeride bir çok insanın ayin yaptığını görür. Gizlice oradan uzaklaşır. O zamandan beri de dedesiyle hiç irtibat kurmaz. Dedesi ölmeden bir kaç saat önce yine torunuyla görüşmek ister ve ona gerçekleri anlatmak niyeti taşır. Fakat Sophie dedesinin bu uğraşına da cevap vermez.

Profesör Longdon ve Ajan Neveu şifreyi çözmüş. Şifre kendilerini İsviçre emanet bankasına götürür. Dedesinden kendisine miras kalan kasayı açtıklarında silindir şeklinde ve üzerinde bir çok işaret ve sayı olan kilit taşını bulurlar. Fakat daha her şey bitmemiştir. Sırada Kutsal Kadeh vardı. Kilit taşındaki şifreyi çözmeye çalışıyorlardı. Longdon, arkadaşı olan Teobing’in kendisine yardım edebileceğini düşündü. Onun şatosuna gitmeye karar verdi. Piskopos Aringora Romaya papanın adamları ile görüşmeye gidiyordu. Aringora bundan 5 ay önce aniden Papa tarafından Romaya çağrılmıştı. Papa, Aringoraya piskoposluk yetkisini kendisinden aldığını bildirmişti. Çünkü Opus Der tarikatının Hristiyanlığa zarar verdiğini düşünüyor ve tarikat üyelerinin yaptığı saçmalıklardan bıkmıştı. Tarikatın 1982’de Vatikana yaptığı çok yüklü miktardaki yardımı da 5 eşit taksikte geri ödeyecekti.

Aringora, Kilit Taşını ve Kutsal Kadehi bulursa papanın yanına çok güçlü gidecekti. Fakat ne Silostan ne de öğretmenden bir haber almıştı. Öğretmen, Silos’u aramış ve Kilit Taşını bulup bulmadığını sormuştu. Silos bulamadığını söyledi. Aringora papanın adamları ile buluşmuş 20 milyon Euroluk Vatikan devletine ait bono dolu çantayı aldı. Yüzbaşı Fache ise cinayetlerin zanlısı olarak Profesörü yakalamak istiyordu. Aringora özel uçakla Paris’e gidiyordu. Profesör ve ajan Neveu Sir Teobing’in şatosuna geldiler ve kendisinden onlara yardımcı olmasını istediler. Fakat Sir kutsal kadeh için ilk önce Kilit Taşının gerekli olduğunu söyledi. Profesör kasanın içinden gösterdi ve bu mu diye sordu? Sir’ün gözleri yerinden fırlamıştı. Evet şimdi Kutsal kadehi bulabiliriz.

Kutsal Kadehin İngilterede olduğuna dair bir çok güçlü belge olduğunu söyledi. Ayrıca Sir Teobing televizyon kanallarının tümünde Profesör’ün dört kişinin katili ve Ajan Sophie’nin de ona yardım ettiğini flaş haber olarak geçtiğini söyledi. Aslında öğretmen Sir Teobibingin ta kendisiydi. Önemli kişilerin ev ya da odalarına yerleştirdiği dinleme sistemiyle çok önemli bilgileri kolaylıkla ele geçiriyordu. Piskopos Aringorasa ile Silos’u Kutsal Kadeh’i ele geçirmek için piyon olarak kullanıyordu. Öğretmen Piskoposu aradı ve hemen Londraya gelmesini söyledi. Aringora uçağının rotasını Paristen Londraya çevirdi.

Sir Teobing, Longdon ve Neveu ‘ye derhal özel uçağıyla Londraya gitmelerini söyledi. Teobing bir tür hile ile Silos’a vurmuş ve elindeki tabancayı almış, onu da cinayetlerin katili bu adamdır, bunu da yanımızda götürmemiz gerekiyor. Uşağın yardımıyla onu bağladılar ve özel havaalanındaki uçağına binerek Londraya yola çıktılar. Longdon ve Neveu İsviçre emanet bankasnın arabası ile şatoya gelmişlerdir. Bu araç uydudan takip ediliyordu. Yüzbaşı Fache’nin oraya gelmesi çok uzun zaman almamıştı. Fakat onları yakalayamamıştı. Yüzbaşı da derhal Londraya koyuldu ve İngiliz yerel polisini arayarak kaçakların havaalanına ineceğini haber vermişti.

Profsör, Sophia ve sir Leaning uzakta kilit taşındaki şifreyi çözmeye çalışıyorlardı. Sonunda bir mesaja ulaştılar. “papa, şövalye gömmüş Londrada” evet cevap buydu. Papanın Londrada tarikat üyesi bir şövalyeyi öldürüp gömdüğünden bahsediyordu. Gül kasasının içine ustaca yazılmış diğer şifreyi buldular. Kutsal gazap cevap olmuş ona. Ana küreyi kabre attı, güldü teni, doluydu göbeği. Şimdi bu dizeyi çözmek için Kings College’nin İlahiyat Fakültesi Kütüphanesine gitmeleri gerekiyordu. Ama bundan önce havaalanında bekleyen polisleri atlatmak gerekiyordu. Uçak hangara girmiş ve profesör Longdon, Sophia, uşak Remi ve Silos’u limuzine bindirdiler.

Polisler uçağın içine baktılar fakat bir şey göremediler. Sir Teobing’de limuzine binerek oradan uzaklaştılar. İlahiyat kütüphanesine gittiler. Piskopos Aringoroso’nun uçağıda Londradaki havaalanına indi. Fakat Aringorasayı yüzbaşı Fache karşıladı. Fache’de havaalanına inmiş fakat onları yakalayamıştı. Uşak Remi Silos’un ellerini çözdü. Öğretmen Silos’u aradı ve Reminin verdiği adrese gitmesini istiyordu. Çünkü Remi onun yüzünü görmüş fakat Silos, öğretmenin yüzünü hiç görememişti. Bu yüzden Reminin gelmesini istedi. İlahiyat Fakültesi içinde ise Sir Teobing silahını Profesör Longdon’a ve sophia Neveuya doğrulttu. Ve onlardan kilit taşını istedi.

Çünkü hayatını Kutsal Kadehi bulmaya adamış birisiydi. Bu yüzden kilit taşı, kutsal kadehi bulacak tek şeydi. Bu yüzden de onu istiyordu. Kısa bir süreden sonra Sir Teobing kilit taşını ele geçirmişti. Profesör ve Sophia ise bu olaya çok üzülmüşlerdi. Öğretmen uşak Remiyi öldürdü çünkü o Sir Teobing’i görmüş yani kendisini tanıyan biriydi ve bu yüzden ölmesi gerekiyordu. Öğretmen Silos’u arayarak Opus Der’in Londradaki misafirhanesine gitmesini istemiştir. Silos misafirhaneye gitti. Sir Teobing westminister manastırına gitmiştir. Kutsal kadeh bu manastırdaki on şövalyeden birinin altında olduğunu Sir Tebing düşünüyordu. Profesör ve Neveu’da aynı yere gelmişlerdi. Onlarda Kral Arthur’un meşhur on şövalye heykellerinin birinin altında kutsal kadehin olduğunu düşünüyorlardı.

Silos’un kaldığı misafirhaneyi ise polisler basmış, Silos ise kaçıyordu. Silos arkasındaki polislere ateş ediyordu. Son ateş ettiğinde ise arkasında vurduğu kişinin piskopos Aringorasa olduğunu gördü ve bir anda ne yaptığına inanamadı. Fakat, Silosa da polisler ateş ettiler ve onu vurdular. Piskopos Aringorasa da yerde can çekişiyordu. Hemen hastaneye kaldırıldı ve tedavi altına alındı. Aringorasa da çok kan kaybetmişti. Profesör ve Sophia On Şövalye Heykellerinde Kutsal Kadehin orada olduğuna dair ipuçları arıyorlardı. En sonunda Newton’un heykelinin önünde füzen kalemiyle yazılmış bir yazı gördüler. Teobing elinde, papazlar meclisi binasında güney çıkışına gidin. Oradan halka açık Boston’a çıkın. Derhal oraya gittiler ama Sir Leoning oradaydı onlara silahını doğrulttu. Kilit taşının içindeki kağıdın çıkartılmasını istedi. Longdon bunda tereddüt etti ama bunu yapmak zorunda kaldı.

O kağıtta Kutsal Kadehin yeri yazıyordu. Usulca açıp baktı. Sadece “meyve” yazıyordu. Teobing’in tahmin ettiği gibi bir harita ya da yer ismi yoktu. Profesör, Sir Teobing’i etkisiz hale getirdi ve aniden içeri Yüzbaşı Foche ve adamları girdi. Sir Teobing’i tutukladılar. Artık Rosslyn Şopeline gitmenin zamanı gelmiştir. Rosslyn Şopeli İskoçyada Edinburg’un on kilometre güneyinde yer alıyordu. Tapınak Şövalyeleri tarafından yapılmıştı. Hristiyanlık, yahudilik, Mısır, masonlar ve pagan geleneklerinden gelen bir çok sembol ile doluydu. Evet, kesinlikle aradıkları şey buydu, Kutsal Kadeh oradaydı. Oraya gittiklerinde genç bir tercüman vardı ve turistleri gezdiriyordu.

Profesör ve Neveu Rosslyn’de Kutsal Kadehi arıyor fakat bulamıyorlardı. Birden genç adam yanlarına geldi ve size yardımcı olabilir miyim diye sordu? Sizin elinizdeki kutunun aynısına sahip birini tanıyorum. Rosslyn vakfının başkanı benim büyükannemdir o. Profesör ve Sophia hemen kendilerini ona götürmesini söylediler. Bu kadının ismi Maria idi. Sophia Neveu’nun büyükannesiydi. O hemen Sophia’yı tanıdı ama Sophia onu tanıyamadı. Sophia birden bu kadını hatırladı. Büyükbabası onu küçükken buraya birkaç sefer getirmişti. Şimdi her ikisi de çok mutluydu. Maria gerçekleri anlatmaya başladı.

Hz. İsa’nin soyundan geldiklerini ve güvenlik için soyadlarını Plantarol ve Saint-Glair olarak değiştirmişlerdi. Bunu soylarını devam etmesini sağlamak ve kendilerini güvenliğe almak için yapmışlardı. Çünkü Sophia’nın anne ve babası esrarengiz bir araba kazasında ölmüşlerdi veya öldürülmüşlerdi. Daha sonra büyükbaban seni, kardeşini ve beni alarak buraya getirdi. Bunu soyumuzun devamı yani güvenliğimiz için yapmak zorundaydık. Sophia büyükbabasıyla görüşmediği için çok üzgündü. Büyükbabasının bunu açıklamaya çalıştığını anladı. Sophia, büyükannesiyle hasret gideriyordu. Profesör Longdon ise hala Kutsal Kadehin yerini arıyordu. Maria ona bıçağın erkek, kadehin ise kadını temsil ettiğini söyledi. Bunlar şayet işaret olarak birbirine geçmiş Hz. Davud’un yıldızıdır. Şapolin tam ortasında duruyor. Maria’nın onu göstermesi sonucunda Profesör artık görüyordu.

Peki Kutsal Kadeh bunun altında mı diye sordu. Hayır bay Longdon, burada değil deyip gülümsedi ve tam olarak kendisininde herhangi bir fikri olmadığını söyledi. Longdon, Sophia’yı orada bırakarak Paris’e gitti. Kutsal Kadehi bulmaya kararlıydı. Dünyanın başlangıç meridyeni, Paris’in eski gül çizgisidir. Ayaklarının altındaki gül çizgisini takibe başladı ve gül çizgisi Louvre Piramidine götürdü. Oradan da heyecanla koşarak Carrausel’de Louvreye götürdü. Tam ortada Lo Pyramide Inversee’yi gördü. Piramidin dibine bakarak oraya inmeliyim dedi. Oraya indiğinde ise, piramidin iki ucunun birleştiğini gördü ve kadın anlamına gelen kadeh zeminde küçük bir piramit daha vardı. Bu da erkek anlamına gelen bıçaktı. Kadeh yukarda, bıçak ise aşağıdaydı. Bıçak ve kadeh kapı üstünde bekçilik eder.

Longdon birden Maria’nın sözlerini duyuyordu. “bir gün her şeyi anlayacaksın” ustaların eserleriyle çevrili eski bir gül çizgisinin altında duruyordu. Longdon Sauniere’nin gözetleyebileceği daha iyi bir yer olabilir miydi diye düşündü. Büyük üstadı şimdi daha iyi anlayabiliyordu. Gözlerini gökyüzüne çevirdi. “altında uyur yıldızlı semanın” kutsal kase arayışı Magdalalı Meryem’in kemikleri önünde diz çökme arayışıdır. Dışlanan bir kadının ayakları dibinde dua etmek için çıkılan bir yolculuktur dedi. Longdon, dizlerinin üstüne, içerisinden gelen bir saygıyla çöktü ve toprağın derinliklerinden yukarı doğru bir kadın sesi duyduğunu sandı.

Kitabın Yazarı: Dan Brown
Dan Brown Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Melekler Ve Şeytanlar Kitap Özeti

Melekler Ve Şeytanlar Kitap Özeti
Harward Üniversitesinde çalışan simge bilim profesörü Robert Langdon, merkezi İsviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)’nden bir çağrı alır. Merkezde çalışan ünlü fizikçi Leonardo Vetra öldürülmüştür ve göğsüne anlaşılmaz bir yazı dağlanmıştır. CERN Direktörü Maximilian Kohler, olayı çözmek için Langdon’dan yardım ister. Ünlü fizikçi Vetra’nın göğsündeki yazı, çok eski zamanlarda kurulmuş ama artık faaliyette olmayan gizli bir kardeşlik tarikatına “İlluminati”ye ait bir semboldür. İlluminati genellikle bilim adamlarından oluşan ve kiliseye karşı savaş açmış bir cemiyettir. Üyelerinin bir çoğu da kilise tarafından öldürülmüştür.

Bu durum Langdon’un kafasını karıştırmaktadır. Çünkü İlluminati yüzyıllar önce yok olmuştur ve bir bilim adamını öldürmesi hiç de mantıklı değildir. Babasının öldürüldüğünü haber alan bilim adamının kızı Victoria Vetra da derhal merkeze gelir. Ancak ortada bilim adamının öldürülmesinden daha korkunç bir durum vardır. Öldürülen fizikçi Leonardo Vetra tarafından bulunan ilk karşı madde zerrecikleri çalınmıştır. Karşı madde son derece kararsız, havayla bile temas ettiğinde patlayabilecek ve bir gramlık miktarının patlamasında bile Hiroşima’ya atılan atom bombasının 20 kiloton büyüklüğünde yıkıntıya yol açabilecek enerji içermektedir.

Victoria, karşı madde çalışmalarını babası ile birlikte yürüttüklerini ve başka hiç kimsenin bu maddeden haberdar olmadığını söylüyordu. Fakat karşı madde, varlığından haberdar birileri tarafından çalınmıştı. Üstelik karşı maddeyi bir kutu içerisinde askıda tutan ve herhangi bir şeyle temas etmesini engelleyen manyetik alanın bataryasının 24 saatlik ömrü vardı. Bu süre sonunda karşı madde tekrar şarja konulamazsa kutuya düşecek ve patlayacaktır.
Bu sırada Vatikan’da, güvenlik kameraları çok ilginç bir görüntü tespit etmiştir.

Kamerada nerede olduğu belli olmayan bir yerde, bir kutu içerisinde ve havada asılı duran su damlacığı görünmektedir. Karşı maddenin Vatikan’da olduğu anlaşılmıştır ve CERN direktörü Kohler Vatikan’a çağrılır. Fakat Kohler rahatsız olduğundan Langdon ve Victoria Vatikan’a giderler. Bu sırada Vatikan’da, 15 gün önce ölen papanın yerine yeni papa seçimi yapılacaktır. Dünyanın bir çok yerinden gelen çok sayıda kardinal, papa seçimi için yapılacak toplantılara katılacaklardır. Yani kilisenin tüm önemli isimleri bir bomba tehlikesinin içindedirler. Papanın ölümünden sonra geçici olarak Camerlengo papalığa vekâlet etmektedir.

Camerlengo, ölen papanın yanında ve himayesinde yetişmiştir ve oğlu gibidir. Kardinaller toplantısına çok kısa bir zaman kalmıştı, fakat papa seçilmesi muhtemel dört aday da ortada yoktu. Bu sırada televizyonlarda geçen bir haber herkesi dehşete düşürür. İlluminati üyesi olduğunu söyleyen Haşhaşin adındaki bir katil, dört kardinali kaçırdığını ve hepsini birer saat arayla öldüreceğini duyurmuştur.

Langdon ve Victoria, İlluminati’nin kullandığı sembolleri kullanarak kardinalleri bulmaya çalışırlar. Kardinallerin öldürüldükleri yerleri tahmin edebilirler ama sürekli katilin bir adım gerisinde kalmaktadırlar. Katil öldürdüğü kardinallerin göğsünü, İlluminati’nin dört temel simgesi olan toprak, su, ateş ve hava sembolleri ile dağlamıştır. Langdon ve Victoria, son kardinalin öldürüldüğü yerde katil ile karşı karşıya gelirler. Katil, Langdon’u öldü zannederek, yanına Victoria’yı da alır ve kaçar. Langdon, İlluminati’nin sembollerini kullanarak, katil Haşhaşin’in saklandığı yeri bulur ve onu öldürür.

Bu sırada, öldürülen fizikçinin günlüklerini inceleyen CERN Direktörü Kohler, karşı maddeden haberdar olan üçüncü kişiyi tespit etmiş ve Vatikan’a gelmiştir. Kohler Vatikan’da Camerlengo ile görüşür. Görüşme sırasında içeriden Camelengo’nun çığlıkları duyulur. Vatikan’ın gönüllü koruyucuları olan İsviçre Muhafızları ve Robert Langdon odaya girerler ve Camerlengo’nun göğsünde “melekler ve şeytanlar” yazısının dağlanmış olduğunu görürler. Kohler’in elinde ise bir silah vardır. İsviçre Muhafızları direktörü öldürürler.

Direktör ölmeden önce Langdon’a küçük bir video kaseti verir. İlluminati’nin liderinin CERN direktörü Kohler olduğu düşünülmektedir. Camerlengo durumu kardinallere açıklar ve Vatikan şehrinin boşaltılmasını ister. Kardinaller St.Pietro meydanında toplanırlar. Papalık seçiminin sonucunu bekleyen kalabalık halk topluluğu da St.Pietro Meydanını doldurmuştur. Bu sırada karşı maddeyi alan Camerlengo Vatikan’a ait bir helikoptere biner. Ona engel olmaya çalışan Langdon da helikoptere binmiştir. 24 saatlik sürenin dolmasına çok az zaman kalmıştır.

Camerlengo helikopteri St.Pietro meydanının üstünde mümkün olduğu kadar yükseğe çıkarır ve helikopterde bulunan tek paraşütü alarak atlar. Langdon helikopterde kalmıştır. Helikopterin içinde bir branda bulur ve paraşüt gibi kullanarak o da atlar. Bu sırada gökyüzünde bir patlama meydana gelir. Birkaç dakika sonra Camerlengo, katedralin tepesinde, ellerini gökyüzüne açmış dua etmektedir. St.Pietro meydanındaki herkes ilahi bir güce tanıklık ettiklerini düşünmektedirler.

Robert Langdon ise küçük bir adanın yakınına denize düşmüştür. Adadaki hastane çalışanları Langdon’u bulurlar ve ilk müdahaleyi yaparlar. Langdon, Kohler tarafından kendisine verilen video kasetini izler. Hastanenin helikopteri ile derhal Vatikan’a hareket eder. Vatikan’da ise Camerlengo’nun papa olması yönünde kardinaller görüş birliğine varmışlardır. Langdon kardinallerin bulunduğu salona girer. Odada bulunan videoya kaseti koyar ve kardinallere izlettirir. Kasetteki görüntülerde, Camerlengo ile Kohler arasında geçen görüşme vardır.

Görüşmede Camerlengo, her şeyi kendisinin planladığını itiraf etmektedir. Kohler, Camerlengo’yu konuşturmak için silah kullanmıştır. Camerlengo, Kohler’in kendisine saldırdığını göstermek için kendi kendini dağlamıştır, papayı aşırı dozda ilaç vererek öldürdüğünü de itiraf etmiştir. Papa ölmeden önce Camerlengo’ya bir oğlu olduğunu söylemiştir. Ayrıca papa bilime çok destek vermiş, CERN’deki araştırmaları desteklemiştir. Bilimin tanrıya karşı gelmek olduğunu düşünen Camerlengo, papanın böyle bir günah işlemesini kabul edememiş ve papayı öldürmüştür.

Camerlengo kardinallerin bulunduğu salona girdiğinde Langdon’u ve televizyondaki görüntüleri görür. Amacının, son yıllarda yozlaşan kilisenin itibarını kurtarmak, Vatikan’ın ve insanların inançlarını güçlendirmek olduğunu söyler. Öldürülen papanın yardımcılarından olan kardinal Mortati, papanın gençliğinde bir rahibe ile aşk yaşadığını ve bir çocuk sahibi olmak istediğini, ancak inançları buna izin vermediği için bilimin sayesinde herhangi bir ilişkiye girmeden çocuk sahibi olduğunu söyler. İşte o çocuk Camerlengo’dur. Duydukları karşısında yıkılan Camerlengo, katedralin tepesine çıkar ve kendini ateşe verir.

Kitabın Yazarı: Dan Brown
Dan Brown Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yüreğini Götürdüğü Yere Git Kitap Özeti

Yüreğini Götürdüğü Yere Git Kitap Özeti
Roman, 80 yaşındaki bir kadının büyüyüp yetiştirdiği, fakat ABD’de yaşamaya ve eğitim görmeye giden torununa yazılan ve gönderilmeyen mektuplar ile başlamaktadır. Bu mektuplar hem bir iç çöküş hem de vasiyet ve itiraf niteliği taşımaktadır. Yaşlı kadın, iç hesaplaşmalarını yansıtan mektuplarda, kendi gençliğinde yapmayı göze alamadığı şeyleri torununa öğütlemektedir.

Annesini bir trafik kazasında kaybeden torununun gitmesiyle yaşlı kadın tek başına kalmıştır.
Gençliğinde hareketli bir kişiliğe sahip olan yaşlı kadın, uygun bir eş bulamadığı için oldukça geç yaşta ve istemediği bir evlilik yapmıştır ve bu evliliğinde mutluluğu yakalayamamıştır. Çocuğu olmadığı için tedavi amacıyla gittiği kaplıcalarda bir doktorla, Ernesto ile tanışır ve fırtınalı bir aşk yaşar. Kadın bu ilişkiden bir kız çocuk sahibi olur. Fakat çocuğunun gerçek babasını kocasından ve herkesten gizler. Kendi gençlik yıllarında yaşadığı kısıtlamaların hiçbirisini kızına yaşatmamaya kararlıdır.

Fakat bu tutumu kızının asi ve geçimsiz bir insan olmasına neden olmuştur. Kadın, kızının gerçek babası Ernesto’nun bir trafik kazasında ölümünden sonra ruhsal bunalıma girer. Bu sıkıntılı yıllarında kızı Ilaria ile yeterince ilgilenemez ve kızı ile aralarında duygusal kopukluk olur. Kadın bu durumun farkına vardığında artık çok geçtir. Ilaria annesinden iyice uzaklaşmıştır, hatta onu sevmemektedir.

Annesinden iyice kopan Ilaria, 60’lı yılların özgürlük akımına kapılmıştır. Tatil için gittiği Türkiye’de, babasını kendisinin bile bilmediği bir çocuk sahibi olur. Bir gün yaşlı kadın Ilaria ile tartışması sırasında yıllardır sakladığı sırrını açıklar. Babasının öz babası olmadığını öğrenen Ilaria sarsılmıştır. Ilaria, tıpkı gerçek babası Ernesto gibi bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Yaşlı kadın hayatta tüm sevdiklerini kaybetmiştir. Artık onu yaşama bağlayacak tek kişi kalmıştır. Torunu Piero’yu yanına alarak birlikte yaşamaya başlamışlardır. Büyükanne ve torunu, Pietro’nun çocukluk yıllarında çok mutludurlar. Fakat Pietro’nun ergenlik çağına girmesiyle birlikte sorunlar başlar.

Pietro artık büyümüş ve eğitim için Amerika’ya gitmeye karar vermiştir. İşte mektuplar, yaşlı kadının torununun gidişinden iki ay sonra, onun çocukluk anılarını yazdığı özlem dolu ilk mektup ile başlar. Büyükanne yazdığı mektuplarda geçmişte yaptığı hatalardan ve aldığı doğru kararlardan bahsetmektedir. Mektuplarında içindeki duygularını dökmenin dışında, torununun ana okulundan büyümesine kadar geçirdiği dönemi ve olayları da anlatmaktadır.

Mektuplarında, kızının kendi yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları yaşamaması için elinden geleni yaptığını ve onu hep özgür bıraktığını belirtmektedir. Kendi gençliğinde sıkıntılı bir hayat geçirdiğinden, kendi istediği gibi değil ailesinin istediği gibi yaşadığından bahsetmiştir. Bu nedenle yalnızlıklarla dolu bir hayat yaşadığını ve bir hayal dünyası kurduğunu belirtmektedir. Büyükanne, hayatından ve hissettiği duygulardan bahsederek, torununun bunlardan ders ve nasihat almasını ummaktadır.

Yaşlı kadın bir başka mektubunda, kızının ölümünden kendisini sorumlu tuttuğunu yazmaktadır. Kızına gerçek babasının kim olduğunu söylediği gün kazanın meydana geldiğini ve bu kazadan dolayısıyla kızının ölümünden kendisinin sorumlu olduğunu söylemektedir.

Büyükanne son mektubunda ise torununa bazı öğütler vermektedir. Torununa bıraktığı en önemli öğüt ise şöyledir: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağı devrimdir. Eğer hayatında bir yol seçmek zorunda kalırsan ve kararsızsan önce sessizce dur ve yüreğinin sesini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve ‘’Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’’.

Kitabın Yazarı: Susanna Tamaro
Susanna Tamaro Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dijital Kale Kitap Özeti

Dijital Kale Kitap Özeti
Amerika’da bulunan NSA adlı Ulusal Güvenlik Teşkilatı,dünyanın en etkili kuruluşlarından biriydi.Elli yıla aşkın bir süredir bütün dünyada elektronik istihbarat verilerini topluyor ve Amerika’nın gizli bilgilerini koruyordu.Amerikalıların sadece yüzde üçü bu kuruluştan haberleri vardı. Susan Fletcher bu kuruluşta çalışan nadir bayan elemanlardan biriydi.üstün matematik zekası ve analitik beyniyle,NSA tarafından genç yaşında çalışmak için davet edildi.

Susan şifrelere duyduğu merak ve ilgi sayesinde kısa sürede yükselerek NSA’nın kıdemli elemanlarından biri haline geldi. David Becker,Georgetown Üniversitesi’ndeki en genç tam zamanlı profesör ve parlak bir yabancı dil uzmanı olan,akademik dünyada büyük üne sahip biriydi.

Çeşitli dillere olan ilgisiyle ispanyolca,Fransızca,italyanca’nın yanı sıra 6 asya dilindede uzmanlaşmıştı.Bütün genç profesörler gibi David’in de üniversiteden aldığı aylık orta düzeydeydi.Bu yüzden de üniversitedeki işinin yanı sıra dil çevirmenliği yaparak fazladan para kazanmaya çalışıyordu.Susanla da bu işlerden birinde tanışmıştı.NSA çalıştığı bir şifre üzerinde David’in uzmanlık alanına giren yabancı bir dille karşılaşıyor ve bu yüzden David’i bu dili çevirmesi için davet ediyordu.

David kanji yazı sistemini çevirerek onların şifreyi çözmesini sağladı.Bu başarının üzerine Susan,David’i tebrik etti ve bu vesileyle birbirleri ile tanıştılar.David ve Susan kısa sürede birbirine yakınlaştılar.Susan David’in hayatta sevip sevebileceği terk erkek olduğuna inanıyordu.Beraber gittikleri bir tatil sırasında David,Susan’a evlenme teklifi etti.

Susan çok şaşırdı,sevinerek kabul etti.Kendi aralarında sözlenerek tatillerini bitirip görevlerinin başına geçtiler. Komutan Strathmore,NSA’nın müdür yardımcısıydı.Kendine güvenen başarılı,zeki ve kararlı bir insandı. NSA,insanların kullandıkları elektronik postaları inceliyor ve kendilerine yarayan bilgilere ulaşabiliyordu.

NSA’nın bu bilgileri kullanmasındaki asıl amaç,ulusal güvenliği sağlamaktı.Ancak insanlar NSA’nın bu girişimini öğrendikleri zaman çok kızdılar ve e-maillerini korumak için şifrelemeyi geliştirdiler.İlk dönemlerde NSA bilgisayarları az haneli şifreleri deneme-yanılma yoluyla yani kaba-kuvvet saldırısı diye tabi…

Kitabın Yazarı: Dan Brown
Dan Brown Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cumbadan Rumbaya Kitap Özeti

Cumbadan Rumbaya Kitap Özeti
Cemile, dikine doğru konuşan, aklına geleni söyleyen ve çok güzel bir kızdır. Bir gün, tramvayda parayı öderken, para üstünü alamaz ve ağzına geleni söylemeye başlar. O sırada orada bulunan Tahsin Bey, elli yaşında, kibar kılıklı, duruma el koyarak paranın üstünü Cemile’ye verir ve Cemile ile tanışır. Tahsin Bey, çok zengin bir adamdır. Cemile’nin evine ertesi gün balo biletleri gönderir. Balo Beşiktaş İskele Gazinosu’nda olacaktır. Cemile’nin ablası Şahende, uzun boylu, sarışın, yüzünün derisi sigara kağıdı kadar ince ve beyaz ,boynunun mavi damarları görünen zayıf ve sinirli bir kadındır.

Baloya oğlu Altay’ı da götürmeyi düşünür. Altay, yedi aylık, emzikli, kundakta bir çocuktur. Cemile, baloya Altay’ın gelmesine sinirlenmektedir; ama Şahende’ye anlatamaz. Cemile ile Şahende, baloya kundaktaki çocuğun gidip gitmeyeceği hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarından, sağa sola, konu komşuya sorarlar ve tüm mahalleye tartışma konusu yaratırlar. En sonunda, halkın sözünü dinlediği Hacı Kamil Bey’e sorarlar. Hacı Kamil Bey, edebini, terbiyesini, muhafaza etmek şartıyla bakire, seyyide, hamile, emziksiz, evli, bekar, kundakta yahut ihtiyar, genç, çoluk, çocuk, büyük, küçük herkesin gidebileceğini söyler.

Cemile ile Şahende, eve dönerlerken, evin selamlık tarafına yeni taşınan kiracıları görürler ve Cemile kiracının genç oğlu ile göz göze gelir. ’Şirin bir oğlana benziyor!’d iye düşünür.

Birkaç gün sonra, Cemile Tahsin Bey’e gitmeye karar verir ve o gün Tahsin Bey’le sinemaya giderler. Cemile Tahsin Bey’in evli olduğunu öğrenir ve Tahsin Bey Cemile’yi otomobili ile evine bırakır.

Cemile Tahsin Beyin dediği gibi Taksi’de şöyle dayalı döşeli bir apartmanda metreslik hayatı yaşayacak olursa annesinin yüreğine inecekti. Biliyordu ki bu ev bir yangında yanacak olursa annesini sigortadan alacakları para üstüne mücevherlerin parasını da katarak bir apartman almaya razı etmek daha kolaydı. Cemile bundan emindi. Hatta o kadar emindi ki; bunun için eve ateş vermeyi, annesin mücevherlerini satıp zorla O’nu buradan çıkartmayı düşünüyordu.

Gece yatsı ezanında annesiyle ablası yattıktan sonra Cemile sokağa çıkıp, evin dört tarafını dolaşırken kiracının bölüğünden lamba ışığını gördü ve içeriden genç erkek kahkahaları duydu. Kulağını kanada yaklaştırarak dinledi. Kendisi hakkında Selim, birçok şey anlatıyordu. Cemile,hayatında hiç güzelliğini bu çeşit tarif edene rast gelmemişti.

Bir bahanesini bularak o gece Selim’le konuşmayı başardı ve tüm her şeyi anlatarak evi yakmak istediğini söyledi. Selim’den yardım istedi. Ancak Selim, sigortadan para alamayacağını söyleyince, Cemile vazgeçti. Tahsin Bey’den, balo için aldığı biletlerden birisini Selim’e vererek, baloya gelmesini istedi.

Balo günü gelmişti. Cemile, Tahsin Bey’in aldığı esvabı giyince çok güzel olmuştu. Girişte ve girdikten sonra, Altay baş belası oldu ve annesi Şahende’yi rezil etti. Baloya selim’de gelmişti. Üzerinde siyaha boyanmış, adi bir elbise vardı. Cemile, Tahsin Bey’i atlatarak Selim’le dans etti. Bunu kıskanan Tahsin Bey, Cemile yokken Selim’e bazı sorular sordu ve aralarında büyük bir tartışma çıktı. Sonuçta Cemile herşeyi ikisine de anlattı.

Cemile, Tahsin Bey’i bırakarak Selim’le evlenmeyi planladı. Fakat, bir gün Selim’den, babası Nail Bey’in hapse girdiğini ve beli bir miktar para gerektiğini duyunca, Selim’e parayı bulabileceğini söyledi ve Tahsin Bey’den parayı almaya karşılık, ailesi ile birlikte Tahsin Bey’in tuttuğu evde kalmayı kabul etti.

Aradan günler geçti. Tahsin Bey, Cemile’ye hiç dokunmaz, O’na kültür hocaları tutar. Cemile, tüm bu hocalara ağzına geleni söyleyerek, onları evden kovar. Bir gün Tahsin Bey, Memduh, Lili, Fazlı ve Ayetullah isimlerindeki birilerini eve getirir. Cemile bu kişilerden pek hoşlanmaz. Tahsin Bey, birkaç gün sonra Prensesin davet vereceğini ve oraya davetli olduklarını söyler. Davette birçok ilginç olay birbirini izler. Cemile’nin şiirler okuması, şair diye tanıtılması, Prensesin Cemile ile çok yakın olması…

Sonuçta, Cemile’ye bir telefon gelir. Eski oturdukları Karagümrükte yangın çıktığı ve tüm mahallenin evsiz barksız kaldığı haber verilir. Cemile, olaya çok üzülür ve tam şiir okuyacakken, tüm olayları anlatır; Tahsin Bey’i, Memduğ Bey’i, hayatını, yangını… Bunun üzerine Prenses ve birkaç davetli cemile’ye para yardımında bulunacakları hakkında söz verirler.

Cemile, hemen daveti terk ederek, karagümrüğe gidip, müjdeyi tüm mahalleye haber verir, cebindeki paraları da vererek bu gecelik idare etmelerini söyler.

Bu olaydan sonra Tahsin Bey, tüm gerçekleri Cemile’ye anlatır. Çok önceden bir kızı olduğunu, trafik kazasında kaybettiğini, şu an evli olmadığını, Cemile’yi kızı gibi gördüğünü, Şahende’yi sevdiğini, Şahende’nin de O’nu sevdiğini, her şeyi…

Ve bir gün selim’in babası Nail Bey, Cemile’yi ziyaret eder ve Selim’in çok ağır hasta olduğunu, bu yüzden doktorun yurtdışına gitmesi gerektiğini söylediklerini; ancak bu şekilde iyileşebileceğini söyler. Tabiki Cemile buna karşı çıkar.

Cemile, Selim’i kendisinin iyileştirebileceğine inanır ve inandığı gibi de bunu başarır. Sonuçta üç düğün birden olur. Memduh-Nahide, Tahsin-Şahende ve Cemile-Selim. Herkes deli Cemile’nin hepsinden akıllı olduğunu o gece öğrenir.

Kitabın Ana Fikri:
Kitapta, bu dünyada hiçbir şeyin imkansız olmadığı, bir gün bir yerlerde çok istediğimiz hayatın bizi beklediği anlatmaktadır.

Kitabın Yazarı: Peyami Safa
Peyami Safa Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cemile- Murat Sultan Kitap Özeti

Cemile- Murat Sultan

Cemile
Bu hikaye bir Kırgız köyünde, savaş zamanında yaşanan bir aşkı anlatmaktadır. Hikayeyi olayın baş kahramanı Cemile’nin kocası Sadık’ın kardeşi anlatmaktadır. Cemile köyün en güzel kızlarındandır. Güzel vücudu ile bütün gençlerin gözdesidir. Cemile erkek gibi yetiştiğinden, ağzı çok sıkı laf yapan, en zor işlerin üstesinden gelebilen, cesur biridir. Cemile bir at bakıcısının kızı olduğu için çok iyi at kullanmaktadır. Bir ilkbahar günü Sadık Cemile’yi geçememiş, bu O’na pek ağır gelmiş ve bu yüzden Cemile’yi kaçırmıştır. Yani sevişerek evlenmemişlerdir. Savaş başlayınca, ancak dört ay beraber yaşayabilmişler ve Sadık askere alınmıştır.

Uzun süredir savaşta olan kocasından ayrı kalan Cemile’yi yalnız kaldığı için köyün gençlerinin sarkıntılıklarına maruz kalmıştır. Sadık gönderdiği mektuplarda Cemile’ye çok az yer vermektedir. Cemile de kocasının bu yaptığına az da olsa bozulmaktadır. Cemile her gün kayını ile istasyona tahıl taşımaktadır. Onlara yardım için de Danyar adlı adam da katılır. Danyar, cepheden gelmiş bir savaş gazisidir. Tek ayağı topaldır, Cemile gelişen olaylar doğrultusunda Danyar’a aşık olur ve herşeyi göze alarak beraber kaçarlar.

Sultan Murat
Hikaye bir Kırgız köyünde, İkinci Dünya Savaşı sıralarında köylünün çektiği sıkıntıları, savaşın zararlarını anlatmaktadır. Sultan Murat’ın babası köyün birçok erkeği gibi savaştadır. Sultan Murat ailenin en büyük oğludur. Savaştan dolayı cephedeki askerlerin yiyecek ihtiyaçları için Sultan Murat ve dört arkadaşı Anatay, Erkinbek, Ergeş, Kubatkul tarlayı atlarla sürmek için okuldan alınırlar. Çünkü beş arkadaş ata binmekte ve tarla işlerinde diğerlerinden daha usta ve daha güçlüdürler.

Bu beş arkadaş çok çalışıp tarlayı sürmek için gerekli hazırlıklaı tamamlarlar. Bu arada Sultan Murat da hiç aklından çıkaramadığı okul zamanı aşkı Mırzagül’e onu sevdiğine söyler ve iş başına koşar. Köyden uzaktaki tarlalarda uzun süre eve dönmeyecekleri Aksay’da toprakları beş güçlü atla sürmeye başlarlar. Beş arkadaş günlerini Aksay’da cephedeki askerlerin ihtiyacı için çalışarak geçirirler ve geceleri hepsi bir çadırda yatarlar. Ancak gece hırsızlar dört atı çalarak kaçarlar. Diğer atla da sultan Murat peşlerine düşüp hırsızlara yetişir, fakat silahları ile Sultan Murat’ın atını vurup uzaklaşırlar.

Kitabın Ana Fikri
“Aşkın gözü kördür.” deyimini doğrulayan ilk hikayede gerçek aşıkların hiçbirşeyden korkmadan bütün tehlikeleri ve engelleri göze alabileceği vurgulanmaktadır. İkinci hikayede ise savaştan hiç kimsenin kazançlı çıkamayacağı, hem kazanan hem de kaybeden devletin halkının da çok eziyet çekeceğini belirtmektedir.

Kitabın Yazarı: Cengiz Aytmatov
Cengiz Aytmatov Hayatı

EĞİTİM ÖĞRETİM kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın