Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar

Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar

Kıyamet günü Kuran’da haber verildiği üzere, “İnsanların, alemlerin Rabbi için kalkacağı gündür.” (Mutaffifin Suresi, 6). O gün, canlılarla birlikte tüm evrenin yok olduğu dehşetli bir gündür. Bu yokoluş, şimdiye kadar hiçbir yerde görülmemiş olaylar sonucunda gerçekleşecektir. O gün, insanların, hayvanların, var olan herşeyin, kısaca kainatın ölüm günüdür. O gün, Allah’ın yüce kudretinin açıkça görüldüğü ve insanların tümü tarafından idrak edildiği gündür. O gün, inkarcılar için dehşet, korku ve acı dolu bir gündür. O gün, daha önce yaşanmamış bir pişmanlık, korku ve aşağılanmanın hissedileceği gündür.

Kıyamet gününün özellikleri Kuran ayetlerinde çeşitli benzetmelerle ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu bölümde Kuran’da kıyamet günü gerçekleşecegi bildirilen olayların genel tasviri yapılıp, Allah’ın ayetlerde bildirdiği olayların işaret ettiği manalarının üzerinde durulacaktır. Elbette herşeyin en doğrusunu Allah bilir ve Allah’ın ilmi sonsuzdur. Biz ise her konuda olduğu gibi kıyamet konusunda da yalnızca O’nun bize bildirdiği ve öğrettiği kadarını anlatabiliriz.

Bu bölümde anlatılan olayların hepsinin kaynağı Kuran ayetleridir ve hepsinin gerçekleşeceği kesindir. Tüm tasvirlerin gerçekleşme şeklini de Allah belirlemiştir. Fakat bu olaylar tahmin edilenden çok daha farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Bizim kesin olarak bildiğimiz şey Allah’ın vaat ettiği olayların mutlaka yaşanacağı, insanların kıyamet gününde, daha önce hiç karşılaşmadıkları muazzam bir manzara ile karşı karşıya kalacakları ve evrenin içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte tamamen yok olacağıdır. İnsanların ise bütün bunların sebebini öğrenme, bu felaketlerden kaçıp kurtulabilme ya da çözümler arama gibi bir ihtimalleri olmayacaktır. O gün herkesin göreceği gerçek; Allah’ın ve ahiretin varlığıdır.

Kaynak : Allahkorkusu.com

gonlumungulu
Mesaj: 1000+
Mesaj: 1000+

Kayıt: Sep 01, 2006
Mesajlar: 1481
Konum: Elazığ
Kullanıcının profilini görüntüle

Alıntıyla Cevap Gönder Tarih: Tue Mar 24, 2009 2:11 am
Mesaj konusu: SUR’A ÜFÜRÜLÜŞ Kıyamet Sur’a Üfürülmesiyle Başlar

Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi, 20)

Sur’a üfürülmesi, Allah’ın Kuran’da vaat ettiği kıyamet saatinin artık gelip çattığının haberidir. Bu ses dünya hayatının bitişinin ve ahiretin başlangıcının sesidir. Dünyada kaldığı süre boyunca bu büyük günde göreceklerine karşı haberdar edilen ve vereceği hesap ile uyarılıp korkutulan herkes artık kendilerine vaat edilen gerçekle karşı karşıyadırlar. Hiç beklenmedik bir anda duydukları bu ses daha önce duyulan seslere hiç benzemeyen bir sestir. İnsanlar, kendilerine verilen sürenin son bulduğunu bu işaretten anlayacaklardır. Bu ses, küfre sapanların sonsuza kadar kesintisiz olarak yaşayacakları korku, dehşet ve yılgınlık dolu, zorlu bir günün başladığının habercisidir. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Çünkü o boruya (sur’a) üfürüldüğü zaman, İşte o gün, zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müdessir Suresi, 8-10)

Dünya üzerinde var olan düzenin çekici süsüne kanarak ona sımsıkı bağlananlar, Allah’ın varlığı ve birliği gerçeğine karşı kördürler. Bütün bunların yaratıcısını, yaratılışını ve bir sona doğru hızla ilerlediğini asla düşünmeden sadece aldandıkları bu görüntü ile sözde mutlu olur, yetinirler. Oysa onları yanıltan bu kusursuz düzen, herşeyin sahibi olan Allah’ın eseridir. Allah’ın yarattığı bu görkemli sistem, yine onun tek bir emriyle akıllara durgunluk verecek şekilde son bulacaktır. İşte böyle bir gün ile kesin olarak karşılaşmayacakları zannında olanlar, Sur’un sesiyle bu gafletten aniden uyanacaklardır. Ancak bu uyanış faydasızdır, çünkü artık Allah ve ahiret adına birşeyler yapmak için çok geçtir.

Geç kalınmıştır, çünkü bazı insanlar bir imtihana tabi oldukları dünya hayatını, ahiretin varlığını umursamadan boş bir çaba uğruna harcamışlardır. Ahirete inanmayan insanların böyle bir anlayışa sahip olabilmelerinin arkasında çok özel bir çaba yatmaktadır. Bu çabanın da mahiyeti ve karşılığı oldukça büyüktür. Temelindeki sebep, dünyadaki bu sınırlı yaşamla tatmin bulmak, daha öncesini veya sonrasını mümkün olduğunca düşünmemektir. Bu anlayış, dünya hayatının geçici zevklerine dalarak ne için yaratıldığını unutmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla, insanların çoğu niye yaşadıklarını, niçin yaratıldıklarını, Yaratanın kendilerinden neler istediğini ve neden ölümün var olduğunu düşünmeden bir ömür geçirirler. Ölüm bildikleri birşeydir, ama ölüm gerçeğinin kendilerine, üzerinde düşünmeleri gereken bu gibi soruları da getireceğinin farkındadırlar. Bunun için mümkün olduğunca bu fikirden uzaklaşmaya bakarlar. Oysa insanın yaratılışının ve dünya üzerindeki kısa yaşamının tek sebebi, yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Ölümün yakınlığının, dünya hayatının kısalığının, sahip olduğu ve olmadığı herşeyin sadece imtihanın bir parçası olduğunun farkında olan insanlar, Kuran aracılığıyla insanlara tarif edilmiş olan gerçeklerle de mutlaka karşılaşacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla dünyadaki tek amacın “Allah için yaşamak” olduğunu kavrayabilmişlerdir. Bunu dünyada kavramak insan için büyük bir kazançtır. Böylece aldatıcı bir dünyadan uzaklaşmakta, tek gerçeğe, yani “ahirete” yönelmektedir.

Nefsinin, yani sadece zevklerinin, şehvetinin peşinden giderek hareket eden bir insanın en büyük isteği, içinde bulunduğu düzenin hep sürmesi, asla son bulmamasıdır. Aslında halinden pek de memnun değildir, çünkü yaşamında sürekli zorluklar ve sıkıntılar vardır. Ama şeytan binbir çeşit oyalama yöntemiyle kendisini aldatmakta, sürekli sıkıntı ve üzüntü çektiği bu yaşamı, sonsuz bir azaba inanmayı reddederek tercih etmektedir. Ancak, bir sabah işe giderken, veya bir gece vakti hırslarını ve beklentilerini ertesi sabaha erteleyip uyumaya hazırlanırken, birdenbire “Sur”un sesini duyan bir insanın ruh hali kuşkusuz çaresiz olacaktır. Sürdürmek istediği düzenin, kendisiyle birlikte son dakikaları gelmiş, bildiği halde inanmayı reddettiği bu muazzam gerçek kendisini aniden yakalamıştır. Hayat boyu kendisini koruyacağını sandığı sahte güçlere sığınmış bir insan için, o an yardım isteyebileceği kimse ya da sığınabileceği hiçbir yer yoktur artık. Çünkü müminler dışında herkes aynı durumdadır, çaresizlik içinde başlarına geleceklere teslim olmuşlar, dünya üzerinde o zamana kadar yaşamış olan tüm insanlar Allah’ın huzurunda toplanmışlardır:

Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. (Yasin Suresi, 51)

Sur’un sesi bir inkarcı için “hayatı boyunca kaçıp durduğu gerçeklerle karşılaşma” demek olduğu gibi, “artık yaptıklarını telafi imkanının ortadan kalktığı anı” da ifade eder. O an duyulan korku tarifsizdir, daha önce “ne görülmüş, ne duyulmuş” bir dehşet ve panik yaşanmaktadır. Dünyada yapılan tüm hataların bir telafisi olabilir ya da vakit geçtikçe bu hatalar unutulabilir. Ancak herşeyin sonunun geldiğini bildiren bu ses, yapılan hataların telafisi için artık vakit kalmadığının habercisidir. O gün Sur’un sesi, inkarcılara büyük bir korku getirecek ve her kişi karşılaştığı bu gerçeğe boyun eğecektir. Allah bu durumu Kuran’da şöyle haber verir:

Sur’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir. (Neml Suresi, 87)

Oysa insanların tümüne karşılaştıkları böyle bir günden evvel bu gerçek hatırlatılmıştır. Allah insanları, hem ayetleriyle hem de elçileriyle “geri dönüşü olmayan bir gün” gelmeden önce Kendisine yönelmeleri konusunda uyarmış, aksine bir tavır gösterenlere ise ölüm geldikten sonra yardım edilmeyeceğini bildirmiştir. Kuran’da beklemediği bir anda azap ile karşılaşan kişinin duyacağı pişmanlık ve kendisine hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği gerçeği şu şekilde açıklanmıştır:

Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): “Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah’ın diniyle) alay edenlerdendim.” Veya: “Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum” diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: “Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım” (diyeceği günden sakının). “Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi, 54-60)

Geçici bir çıkar uğruna tercih edilmiş olan dünya hayatı, Sur’un sesiyle artık son bulmaktadır. Bütün insanlar, kendilerine vaat edilenler ile karşı karşıyadır. Meydana gelen olayların gerçekliğinin insanlarda uyandırdığı korku ve dehşet çok büyüktür. Tüm insanlar aynı çağrıya uymakta, geri dönüşü olmayan gerçekle karşılaştıklarının farkına varmaktadırlar. Bu kuşkusuz büyük bir gündür ve bu büyük günde meydana gelecek olan olaylar için Sur’un sesi sadece bir habercidir.

gonlumungulu
Mesaj: 1000+
Mesaj: 1000+

Kayıt: Sep 01, 2006
Mesajlar: 1481
Konum: Elazığ
Kullanıcının profilini görüntüle

Alıntıyla Cevap Gönder Tarih: Tue Mar 24, 2009 2:12 am
Mesaj konusu: Kıyamet Anında Yeryüzünün Durumu Şiddetli Sarsıntılar Başlar Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 1-5)

Kıyamet günü her canlının duyabileceği Sur’un sesini, kulakları patlatan bir gürültü izler ve yeryüzü daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sarsıntıya tutulur. Dev boyutlardaki dağlar, ağaçlar, gökdelenler, binalar kısaca yeryüzünün her noktası aynı anda sarsılmaya başlar. Bundan önce hiç rastlanmamış bu sarsıntı karşısında insanlar büyük bir paniğe ve korkuya kapılırlar. En korkunç olan ise bu sarsıntıdan kaçacak ya da sığınıp kurtulabilecek hiçbir yerin olmamasıdır. Çünkü bu sarsıntı daha önce insanların görmüş oldukları ve yalnızca belli bir bölge ya da şehirde meydana gelen, saniyelerle hesap edilen depremlerin bir benzeri değildir. Bu kez yaşanan, hiçbir kaçışın olmadığı, aynı anda dünyanın dört bir yanında başlayan ve dünyayı yerle bir edecek olan bir sarsıntıdır. Dünyayı yerle bir edinceye kadar da son bulmayacaktır. (En doğrusunu Allah bilir). Kıyamet günü insanların karşılaşacakları sarsıntıları Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

O sarsıntının sarsacağı gün, Arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak. Gözler zillet içinde düşecek. (Nazi’at Suresi, 6-9)

Dünya üzerinde yaşanmış ve sonuçları insanları derinden etkilemiş sarsıntıları, depremleri bir an için gözünüzün önüne getirin. Bu sarsıntıların tümü sadece saniyelerce sürmüş, ancak buna rağmen ardında büyük enkazlar bırakmıştır. Yüzbinlerle ölçülen bir insan topluluğu bu enkazın altında kalmış ve geride kalanlar, hiç beklemedikleri bir sefalet ve yoksullukla karşılaşmışlardır. Evler, mallar, edinilen kazançlar, tasarruflar çok kısa bir sürede yerlebir olmuştur. Bu felaketler herkesin gözü önünde gerçekleşmiştir ve bu saniyeler içinde hiçbir güç sarsıntıya karşı koyamamıştır. Kıyamet günü karşılaşılacak olan sarsıntı ise ne şiddet, ne meydana gelen sonuç ne de kapsam olarak daha önce dünyada yaşanan depremlere benzemeyecektir ve herşeyden önemlisi geride enkaz değil, bir yaşam belirtisi dahi bırakmayacaktır.

Dünyadaki bir deprem her ne kadar şiddetli olursa olsun, insanlar için çoğu zaman bir kurtuluş olasılığı vardır. İnsanlar bunu bildikleri için sarsıntı başlar başlamaz kendilerini kurtarabilmek amacıyla birtakım tedbirler almaya, hızla depreme karşı güvenlik içinde olabilecekleri bir yere saklanmaya çalışırlar. Oysa insanların hepsi Sur’un üfürülüşü ile anlayacaklardır ki, bu sarsıntılar daha önce yaşadıklarının bir benzeri değildir; hiçbir şekilde kaçıp kurtulma ihtimali yoktur.

Kuşkusuz insanlar, kıyamet saatine dair herşey gibi, meydana gelecek ve kaçış imkanı olmayacak bu sarsıntılar için de Kuran’da şöyle uyarılmışlardır:

Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. (Hac Suresi, 1)

O anda artık yeryüzünde sahip olunan hiçbir şeyin değeri ve anlamı kalmamıştır. İnsanları aldatan herşey; lüks evler, dev gökdelenler, beş yıldızlı oteller, ömürleri boyunca hırsla paralar biriktirerek aldıkları ve üzerinde onca emek vererek yaptırdıkları ve düzenledikleri evler, saraylar, köprüler, dünyanın en ünlü yapıları; yüzyıllarca her türlü doğa olayına karşı yıkılmadan ayakta kalabilmiş olan piramitler, tarihi kaleler, şehirler adeta deniz kenarına yapılmış kumdan kaleler gibi hızla çökeceklerdir. Umut bağlanan işyerleri, lüks arabalar kısaca dünya hayatında insanın sahip olduğu, sahip olmakla övündüğü tüm maddi zenginlikler bir anda yok olacaktır. İnsanların elde ettikleri şan, şöhret, itibar ve iktidarın hiçbir anlamı veya önemi kalmayacaktır.

Kuran’da o gün yerin parça parça yıkılıp darmadağın olduğu şöyle bildirilmiştir:

Hayır; yer, parça parça yıkılıp darmadağın olduğu, Rabbin(in buyruğu) geldiği ve melekler dizi dizi durduğu zaman; o gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 21-23)

O gün insanların bundan önce güvenle üzerinde gezindikleri yer ayaklarının altından kayar. Türlü bahanelerle Allah’ı inkar için çaba göstermiş ve ne yapması gerektiğini bildiği halde ibadet etmekten kaçmış olan her kişi, sonunda Allah’tan başka sığınılabilecek bir güç olmadığını çok iyi anlar. Ama artık kendileri için ne geriye dönüş, ne yaptıklarını telafi imkanı vardır, ne de yaşanan pişmanlık kişiye bir fayda getirecektir.

İnsanların o gün korku ve dehşetle birlikte tattıkları en yoğun duygulardan birisi de çaresizliktir. Dünyada başına gelebilecek hemen her türlü olası felaket için tedbirini ve önlemini alan, en ölümcül afet, en büyük deprem, en şiddetli kasırga, en dehşetli nükleer savaş için bile korunmasını ve sığınağını hazırlayan insanoğlu, öyle bir olayla karşı karşıya gelir ki, kaçıp sığınabileceği, barınabileceği tek bir güvenli yer dahi bulamaz. Dünyada vazgeçilmez gördüğü, kendisine inkarı makul gösteren zekası da, güç sahibi olduğuna inandığı kişiler de bu dehşetli sarsıntıya karşı hiçbir çare üretemezler ve artık kendileri için kaçış yoktur.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Peygamber Efendimizin (S.a.v)’in Mubarek Guzel İsimleri

Peygamber Efendimizin (S.a.v)’in Mubarek Guzel İsimleri..

Mevâhib-i Ledünniye isimli
kitaptan 99 adedi alınmıştır. Bu kitapta diğer 301 ismini bulabilirsiniz

Abdullah: Allah (cc)’ ın kulu

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden

Âdil: Adaletli

Ahmed: En çok övülmiş, sevilmiş

Ahsen: En güzel

Alî: Çok yüce

Âlim: Bilgin, bilen

Allâme: Çok bilen

Âmil: İşleyici, iş ve aksiyon sahibi

Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan

Beşir: Müjdeleyici

Burhan: Sağlam delil

Cebbâr: Kahredici, gâlip

Cevâd: Cömert

Ecved: En iyi, en cömert

Ekrem: En şerefli

Emin: Doğru ve güvenilir kimse

Fadlullah: Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan

Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran

Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran

Gâlip: Hâkim ve üstün olan

Ganî: Zengin

Habib: Sevgili, çok sevilen

Hâdi: Doğru yola götüren

Hâfız: Muhafaza edici

Halîl: Dost

Halîm: Yumuşak huylu

Hâlis: saf, temiz

Hâmid: Hamd edici, övücü

Hammâd: Çok hamdeden

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan

Kamer: Ay

Kayyim: Görüp, gözeten Kerîm: Çok cömert, çok şerefli

Mâcid: Yüce ve şerefli

Mahmûd: Övülen

Mansûr: Zafere kavuşturulmuş

Mâsum: Suçsuz, günahsız

Medenî: Şehirli, bilgilive görgülü

Mehdî: Hidayet eden, doğru yola erdiren

Mekkî: Mekkeli

Merhûm: Rahmetle bezenmiş

Mes’ûd: Mutlu

Metîn: Çok sağlam ve güçlü

Muallim: Öğretici

Muktedâ: Peşinden gidilen

Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli

Müctebâ: Seçilmiş

Mükerrem: Şerefli, yüce

Müktefî: İktifâ eden, yetinen

Münîr: Nurlandıran, aydınlatan

Mürsel: Elçilikle görevlendirilmiş

Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş

Muslih: Islah edeci, düzene koyucu

Mustafa: Çok arınmış

Müstakîm: Doğru yolda olan

Mutî: Hakka itaat eden

Mu’tî: Veren ihsân eden

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan

Müşâvir: Kendisine danışılan

Nakî: Çok temiz

Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini

Nâsih: Öğüt veren

Nâtık: Konuşan, nutuk veren

Nebî: Peygamber Neciyullah: Allah’ ın sırdaşı

Necm(i): Yıldız

Nesîb: Asil, temiz soydan gelen

Nezîr: Uyarıcı, korkutucu

Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk

Nûr: Işık, aydınlık

Râfi: Yükselten

Râgıb: Rağbet eden, isteyen

Rahîm: Mü’minleri çok seven

Râzî: Kabul eden, hoşnut olan

Resûl: Elçi

Reşîd: akıllı, olgun, iyi yola götürücü

Saîd: Mutlu

Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan

Sâdullah: Allah’ ın mübârek kulu

Sâdık: Doğru olan, gerçekci

Saffet: Arınmış, seçkin kişi

Sâhib: Mâlik, arkadaş, sohbet edici

Sâlih: iyi ve güzel huylu

Selâm: Noksan ve ayıptan emin olan

Seyfullah: Allah’ ın kılıcı

Seyyid: Efendi

Şâfi: Şefaat edici

Şâkir: Şükredici

Tâhâ: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi

Tâhir: Çok temiz

Takî: Haramlardan kaçınan

Tayyib: Helal, temiz, güzel, hoş

Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri

Vâiz: Nasihat eden

Vâsıl: Kulu Rabb’ine ulaştıran

Yâsîn: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi, gerçek insan, insan-ı kâmil

Zâhid: Mâsivadan yüz çeviren

Zâkir: Allah’ ı çok anan

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V) Hicretin Birinci Senesi

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V) Hicretin Birinci Senesi Hicretin Birinci Senesi

Medine ve Ahalisi

Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle Medine, İslâm merkezi haline gelmiş oluyordu. Bu bakımdan o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca mâlumat vermekte fayda vardır.

Şimdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadasının mühim şehirlerinden biri sayılıyordu. Vadi olan arazisi oldukça genişti. Vadi tamamen dağlarla çevriliydi. İklimi tatlı, arazisi münbitti. Havası güzel, suyu serin ve oldukça boldu. Yağışı Mekke’den fazlaydı.

Hz. Resûlullahın hicretine kadar şehir Yesrib ismini taşıyordu. Bu adı, buraya ilk gelip yerleşen “Yesrib” isimli Amalikalıdan aldığı söylenir.1 Ancak, bu kelimede “fesad” mânâsı bulunduğundan Peygamberimiz bu ismi beğenmedi ve onu “Medine” diye değiştirdi. Artık Müslümanlar arasında şehir “Yesrib” diye değil, “Medine” adıyla anılmaya başladı. Bir ara “Medinetü’n-Nebî” diye anıldıysa da, sonraları sadece “Medine” olarak kaldı. Tarihçiler Medine’nin 94 kadar ismi bulunduğunu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.2

Medine’de Müslümanlardan başka Yahudî ve Hıristiyanlar da oturuyordu. Bu bakımdan nüfusu kalabalık bir şehirdi. O zamanki nüfusunun 10 bin civarında olduğu tahmin edilmiştir.

Buradaki Müslümanlar Evs ve Hazreç kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç adındaki iki kardeşten üreyip çoğalan bu iki kabile arasında Arapların seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpışmalar birbirini kovalamıştı. Bu dahilî muharebelerin sonuncusu Buâs Harbi idi ki, yüz yirmi sene devam etmiş ve Efendimizin Medine’ye hicretlerinden beş sene kadar önce son bulmuştu. Bu kanlı muharebede her iki taraftan da en namlı bahadırlar ölmüş veya mâlül düşmüşlerdi. İşte Ensar böyle perişan bir vaziyette iken Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hicreti vuku bulmuştu.

Hicret-i Nebevî ile bu iki kardeş arasındaki düşmanlık, eski uhuvvet ve muhabbetle kayboldu. Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf şâirlerinin okudukları kahramanlık ve şecâat destanları Arap edebiyatını dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık düşmanlığın yeni bir uhuvvete dönmesi, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hakkın, Sevgili Efendimize ihsan ettiği bir armağanıdır.1

Hz. Âişe (r.a.) der ki: “Buâs günü, Allah’ın kendi Resûlü (a.s.m.) için hazırladığı bir gündür ki, bu muharebenin neticesi üzerine Resûlullah (a.s.m.) Medine’ye hicret etmiştir. Öyle ki, hicret sırasında birbirleriyle çarpışmış Evs ve Hazreç’lerin cemiyetleri dağılmış, eşrafı öldürülmüş ve yaralanmıştı. Bu perişanlık üzerine Allah, birbirleriyle çarpışıp durmuş olan Ensar’ın İslâm camiâsına girmeleri için bu günü Resûlune hazırlamıştır.”2

Buradaki Yahudiler ise üç kabileye mensup idiler: Beni Kaynuka, Beni Kurayza ve Beni Nadr.

Şehirde sayıları en az olan Hıristiyanlardı. Bunlar İslâmın Medine’de hızla yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine’den ayrıldılar. Uhud Savaşında müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan bu Hıristayanlar, sonraları Bizans’a sığınmışlardır.

Siyasî hayat itibariyle Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. Henüz kabile hayatı yaşanıyordu. Tıpkı müşrik Araplarda olduğu gibi, Yahudilerde de her kabile kendi başına müstakil bir topluluk teşkil ediyordu. Kendi reislerinden başka hiç bir otorite kabul etmiyorlardı.

Burada, eşitlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâkimdi. Meselâ, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen diyetin yarısı idi. Cemiyet hayatı kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerektiğinde hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin şahsî kanaat ve görüşlerine göre hüküm ve kararlar veriliyordu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı.

İşte Peygamber Efendimiz coğrafî, siyasî, içtimâî yönleriyle ana hatlarını anlattığımız böyle bir şehre hicret edip gelmişti. Önünde mühim vazifeler vardı ve halli gereken çok ağır meseleler kendisini bekliyordu.

* * *

Abdullah bin Selâm’ın Müslüman Olması

Hz. Yusuf’un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah bin Selâm, Medine Yahudîlerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi.

Büyük bir âlim olan babası Selâm’dan birçok şeylerle birlikte, Tevrât’ı ve tefsirini öğrenmişti. Ayrıca babası âhirzamanda gelecek peygamberin sıfat ve alâmetleriyle yapacağı işleri de kendisine anlatmış ve “Eğer, o Hârun neslinden gelirse, ona tâbi olurum. Yoksa tâbi olmam” demişti. Selâm, Efendimiz henüz Medine’ye gelmeden önce vefât etmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Medine’ye gelişini Müslümanlara müjdeleyen Yahudînin sesini Abdullah bin Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, “Allahü Ekber” deyip tekbir getirmişti.

Bunu duyan halası, “Allah seni umduğuna erdirmesin! Vallahi, Mûsa Peygamberin geleceğini duymuş olsaydın bundan fazlasını yapmazdın” diyerek ona çıkışmıştı.

Abdullah ise, “Ey hala! Vallahi, gelen onun kardeşidir. O da onun gibi bir peygamberdir!” demişti.

Bunun üzerine halası, “Yoksa kıyâmete yakın gönderileceği bize haber verilen peygamber bu mudur?” diye sormuştu.

Abdullah, “Evet” cevabını verince de, “Öyle ise davranışında haklısın” demişti.1

Resûl-i Kibiryâ Efendimiz Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Abdullah bin Selâm da onu görmek için gitmiş ve Efendimizin nûrlar saçan mübârek simasını görünce, “Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz” diye kendi kendine söylenmişti.2

Peygamberimize Soru Sorması ve İslâmı Kabulü

Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldığı bir sıradaydı. Abdullah bin Selâm da Efendimizi ziyarete geldi ve ona bir takım suâller sordu. Tevrat’tan sorduğu suâllerine yine Tevrat’a uygun cevaplar alınca şehâdet getirerek Müslüman oldu.1

Sonra da şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Yahudî milleti iftiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim Müslüman olduğumu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirâda bulunurlar. Müslümanlığım duyulmazdan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!”

Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudî ileri gelenlerinden bazılarını dâvet etti ve onlara, “Ey Yahudî cemaâtı, siz benim Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu pek iyi bilirsiniz. Ben hak dinle geldim, Müslüman olunuz” dedi.

Yahudîler, “Biz, senin peygamber olduğunu bilmiyoruz” diye karşılık verdiler ve bu sözlerini üç sefer tekrarladılar.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem, “Sizin içinizde Abdullah bin Selâm adında birisi var, o nasıl bir kişidir?” diye sordu.

Yahudîler, “O, bizim içimizde hayırlı bir babanın oğludur. Kendisi de, babası da en faziletlimiz, en âlimimizdir” diye şehâdet ettiler.

Resûlullah, “Abdullah bin Selâm Müslüman olursa siz ne dersiniz?” diye sordu.

Yahudîler, “Hâşâ! Abdullah İbn-i Selâm, hiç bir vakit Müslüman olamaz” dediler. Efendimiz suâlini üç sefer tekrarladı. Onlar, her seferinde de aynı inkârî cevabı verdiler.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Abdullah İbn-i Selâm’ı yanına çağırdı, “Yâ İbn-i Selâm, gel!” buyurdu.

Abdullah saklı bulunduğu yerden çıktı ve kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olduğunu ilân etti.

Yahudilere de, “Ey Yahudî cemâatı! Allah’dan korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Vallahi, siz de bilirsiniz ki; o yanınızdaki Tevrat’ta ismini ve sıfatını bulduğunuz Resûlullahdır” diyerek onları İslâma dâvet etti.1

Fakat Yahudîler, “Sen yalan söylüyorsun! Sen şerir oğlu şerîrimizsin” dediler ve onu, kıymetini düşürmek için türlü türlü kusur ve kabahatlar isnad ederek kötülediler.

Abdullah bin Selâm, “Yâ Resûlallah! Korktuğum işte bu idi. Ben, sana onların gaddar, yalancı, fâcir ve müfteri bir millet olduğunu haber vermemiş miydim? İşte dediğim çıktı!” dedi.2

Resûl-i Ekrem, Yahudîleri huzurundan çıkardı. Abdullah bin Selâm ise evine gitti. Onun dâveti ile bütün ev halkı ve halası da Müslüman oldu.3

Yahudîlerin bazı ileri gelenleri Abdullah bin Selâm’ı türlü türlü desise ve sözlerle Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalıştılarsa da muvaffak olmadılar.

Abdullah bin Selâm’la birlikte bir çok Yahudî âlimi de samimi olarak İslâmı kabul edip Müslümanlıkta sebât gösterdiler. İman etmeyen diğer Yahudî âlimleri ise, “Muhammed’e bizim şerlilerimiz tâbi oldu. Eğer hayırlı olsalardı atalarının dinini terketmezlerdi” diye ileri geri konuşmaya başladılar.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurdu:

“Ancak onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden dos doğru bir topluluk vardır ki, geceler boyu Allah’ın âyetlerini okurlar ve namaz kılıp secde ederler.”1

* * *

Müşriklerin Tehdidi

Peygamberimiz ve Müslümanların Medine’de hürriyet ve huzurlu bir hayata kavuştuklarını gören müşrikler büs bütün rahatsız olup endişeye kapıldılar.

Medine’de onları rahat bırakmak istemiyorlardı. Mekke’de uyguladıkları, halkı Resûl-i Ekrem Efendimizden uzaklaştırma tarzını burada da tatbik etmek istiyorlardı. Bu maksatla onu himâyeye söz vermiş bulunan Ensara üst üste muhtıra mahiyetinde ağır dille yazılmış iki mektup gönderdiler. Mektuplarda, Ensarın bu himâyeden vazgeçmesi isteniyor, aksi takdirde başlarına gelecek her türlü hâdiseye razı olmaları gerektiğini belirtiyordu.

Fakat Kureyş müşriklerinin bu iki muhtırası da Medineli Müslümanlar üzerinde hiç bir menfi tesir meydana getirmedi. Bilâkis sert cevaplarla karşılandı. Böylece Mekkeli müşrikler, Medine’de korku ve tehditle kimseyi Hz. Resûlullahın aleyhine çeviremiyeceklerini de anlamış oluyorlardı.

Medinelilere gelen bu ihtar mektuplarından Peygamber Efendimiz de haberdâr olmuştu. Bu sebeple Medine devamlı teyakkuz halinde idi. Her an müşrik saldırısı olabilir ihtimaline binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz, devamlı ihtiyatlı bulunuyor, Müslümanları da dikkatli ve tedbirli olmaya çağırıyordu. Bu yüzden uyumadıkları geceler bile oluyordu.

Gerçekten Medine’de Müslümanların durumu oldukça nazikti. Çünkü, buraya hicret etmekle Müşrik Arap kabilelerine boy hedefi olmuşlardı. Elbette, bunun karşısında her zaman uyanık bulunmak gerekiyordu. Müslümanlar en ufak bir gürültü, bir seslenişten dolayı hemen bir araya toplanıyorlardı.

Hatta bir gün, bir ses işitilmişti. Sesi duyan feryadı basmıştı. Her haslette zirvede olan Resûl-i Kibriyâ cesarette de zirve noktadaydı. Hemen kılıcını kuşanıp, atına atlayarak yanlarına varmış ve kendilerini teselli ve teskin etmişti. Enes bin Mâlik (r.a.) der ki:

“Ne zaman bir feryad kopsa, Resûlullahı atla oraya yetişmiş bulurduk.”1

Mekkeli müşrikler Medineli Müslümanları Resûl-i Ekremin himâyesinden vazgeçirmek için sadece bu muhtıra mahiyetindeki mektupları göndermekle de kalmamışlardı. Bu meyanda bazı ekonomik tedbirlere de başvuruyorlardı. Ayrıca Medine’deki münâfık ve Yahudîlerden bazılarını elde ederek, Müslümanlar arasına fitne ve fesad düşürmeyi de planlı bir şekilde yürütüyorlardı.

Bütün bunlara rağmen Medineli Müslümanlar Resûlullahı bağırlarına basmada, İslâmı yaşatmada, Muhacir Müslümanlara her türlü yardımda bulunmada zerre kadar tereddüde kapılmadılar ve geri durmadılar. Bilâkis daha ciddi ve samimi bir tarzda bu hizmetlerini devam ettirdiler.

* * *

Mücahidlerle Ensar Arasında Kardeşlik Kurulması

Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine’ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi, esirgemiyorlardı.

Ne var ki, Muhacirler Medine’nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke’den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine’nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.

Nitekim, Medine’ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı kardeş yaptı.

Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.1

Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklardı.

Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu’d-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus’ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibariyle tam bir ahenk vardı.1

Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resûlunün muhabbetinden başka herşeylerini geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.2

Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.

Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:

“Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!”

Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek bilmiyorladı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi.

Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.1

Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.

Muhacirler, “Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti” diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışıyordu.

Bunun en canlı örneği, Sa’d bin Rebi’nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf’ın verdiği cevaptır.

Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa’d bin Rebi, Abdurrahman bin Avf’a, “Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım” demişti.

Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf’ın verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretliydi:

“Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir.”2

Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine’nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. Şöyle derdi:

“Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!”1

Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber “Fîsebilillah” tasadduk etmişti.

Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine’de kendilerine göre birer iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.

Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre’nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:

“Medineli Müslümanlar çiftiyle çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım.”2

Kardeşliğin müsbet neticeleri

Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.

Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür, diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine’de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.

Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:

“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”1

Evet, kurulan bu ma’nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. “Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran’ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet] eseridir.”2

Muhacirlerin kendi aralarında kardeş yapılması

Resûl-i Ekrem ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.

Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, “Nebîler ve Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın” buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.1

Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah, sen Sahabîleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında kardeşlik kurmadın?”

Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin”2 buyurarak gözyaşlarını dindirdi.

* * *

Mescid-i Nebevînin İnşası

Hicretin 1. senesi: Milâdi 622.

Resûl-i Ekrem, Medine’ye teşrif buyurduklarında, içinde cemaatle namaz kılabilecekleri, gerektiğinde toplanıp meselelerini konuşabilecekleri bir yerden mahrum bulunuyorlardı. Bu mühim vazifeler için merkez teşkil edecek bir mescid gerekiyordu.

Efendimiz, Medine’de ilk olarak bu mescidi inşâ etmekle işe başladı.

Şehre ilk girdiklerinde devesi Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetimin üzerinde hurma kuruttukları arsalarına çökmüştü. Bu iki yetim Medineli Müslümanlardan Muaz bin Afra’nın (r.a.) himâyesinde bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, bu arsayı satın almak istediğini Muaz Hazretlerine bildirdi. Ancak, bu fedakâr Sahabî arsanın bedelini, himâyesindeki iki yetime vererek bu büyük şeref ve ücrete nail olmak için bağışlamak istediğini söyledi. Fakat Peygamberimiz kabul etmedi. Sonra da arsa sahibi iki yetimi çağırarak, arsalarının bedelini ödemek istedi. İki genç yetim de, “Yâ Resûlallah! Biz onun bedelini ancak Allah’tan bekleriz. Sana onu Allah rızası için bağışlarız” dediler.

Resûl-i Ekrem, gençlerin bu tekliflerini de kabul etmedi ve bedeli olan 10 miskal altına arsayı satın aldı. Bu miktarı Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle Hz. Ebû Bekir onlara hemen ödedi.1

Fedakâr Sahabîler tarafından arsa kısa zamanda ter temiz hale getirildi ve Resûlullahın emriyle kerpiçler kesilip hazırlandı.

Peygamberimiz, mescidin temelini atacağı sırada, yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bulunuyordu. Müslümanlardan oraya uğrayan biri, “Yâ Resûlallah! Yanında sadece şu bir kaç kişi mi var?” diye sordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz cevaben, “Onlar benden sonra işi yönetecek olanlardır” buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali temele birer taş koydular. Böylece Mescid-i Nebevî’nin temelleriyle birlikte Dört Halife devrinin manevi temelleri de atılmış oluyordu.

Mescidin inşasında Peygamber Efendimiz, bilfiil durmadan dinlenmeden çalıştı. Bir taraftan mübârek elleriyle kerpiçler taşırken, diğer taraftan Müslümanları şevk ve gayrete getirici şu sözleri söylüyordu:

“Taşıdığımız şu yük, ey Rabbimiz!

“Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz,

“Yâ Rab! Hayır, ancak âhiret hayrı!

“Sen, Muhacirle Ensar’a acı!”1

Durup dinlenmeden yapılan çalışma neticesinde Mescid-i Nebevînin inşâsı kısa zamanda tamamlandı. Her türlü süsten uzak dört duvarı kerpiçten olan bu kudsî mâbedin tavanı yoktu. Henüz Kâbe kıble olarak tayin edilmemiş bulunduğundan, kıblesi Kudüs’e doğru idi. Dörtgen şeklinde idi ve üç kapısı ile bir de mihrabı vardı. Mihrab yerine sıra halinde hurma gövdeleri dizilmişti. Minberi yoktu. Sadece Resûlullahın hutbe irâd buyururlarken dayanmaları için bir hurma kütüğü bulunuyordu. Sonraları Sahabîlerin arzusu üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı.2 Mescid-i Nebevî değişik tarihlerde tâdilatlar görerek bugünkü şeklini almıştır.

Mescid-i Nebevî, sadece cemâatle namaz kılmak için kullanılmıyordu. Bunun yanında Müslüman nüfusun dinî ihtiyaçları da burada karşılanıyordu. Ayrıca, burada öğretim yapılıyor, elçi ve kabile temsilcileri de, ilerde görüleceği gibi kabul ediliyordu.

Mescid-i Nebevînin yanına ayrıca kerpiçten, önce biri Hz. Sevde diğeri Hz. Âişe’ye mahsus olmak üzere iki oda yapıldı. Odaların üzerleri hurma kütüğü ve dalları ile örtüldü. Sonraları Resûl-i Ekrem başka zevceler alınca odalar arttırıldı. Dördü kerpiçten olan odaların beşi ise taştandı. Hepsinin üzeri hurma dallarıyla tavanlanmıştı.

Mescid-i Nebevî’ye bitişik odalar yapılınca Peygamber Efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinden oraya taşındı.1

Hanînü’l-Ciz’ mûcizesi

Mescid-i Nebevî ilk yapıldığı sırada minbersizdi. Resûl-i Ekrem, hutbe irâd buyurduklarında kuru bir hurma kütüğüne dayanırdı.

Uzun müddet böyle devam etti. Bilâhare, Ashabın isteği üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı. Artık Peygamber Efendimiz buraya çıkıp halka hitapta bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem, yapılan minbere çıkıp ilk hutbesini okuduklarında, hamile deve ağlayışını andıran acı sesler ve ağlamalar duyuldu. Baktılar, ortalıkta ne hamile deve ve ne de deve yavrusu vardı. Ağlayan o kuru direkti. Kütüğün deve gibi ağlayışını Peygamber Efendimizle birlikte Ashab-ı Güzin de duyuyordu. Bir türlü susmuyordu. Fahr-ı Âlem, minberden inip yanına geldi. Elini üstüne koyup teselli edince sustu. Hatta hurma kütüğünün deve gibi sızlamasını işiten Sahabîler de göz yaşlarını tutamamışlar, hüngür hüngür ağlamışlardı.

Evet, kuru direk Efendimizden uzak kaldı diye ses verip ağlıyordu. Üzerinde yapılan “Zikrullah”dan ayrı kaldı diye hamile deve gibi enin ediyordu. Kuru direği teselli edip susturan Resûl-i Ekrem Ashabına dönerek şöyle buyurdu:

“Eğer, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullahın ayrılığından kıyâmete kadar ağlaması böyle devam edecekti.”1

Resûl-i Ekremin emriyle bu kütük, minberin altına kazılan bir çukura gömüldü. Sonraları Hz. Osman devrinde Mescid yıktırılıp yeniden tamir edildiğinde Übeyy bin Ka’b Hazretleri onu evine aldı ve çürüyünceye kadar sakladı.2

Kuru hurma kütüğünün, cemâatın gözleri önünde ağlayıp sızlaması Hz. Resûlullahın parlak bir mucizesiydi. Evet, cin ve ins Peygamberler Peygamberini tanıdıkları gibi, cansız kuru ağaçlar da onu tanıyor, vazifesini biliyor ve davasını halleriyle tasdik ediyorlardı.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu’cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tutamaz göz yaşları arasında şöyle derdi:

“Ağaç, Resûl-i Ekreme (a.s.m.) meyl ve iştiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız.”3

Kuru, câmid ağaçlar Kâinatın Efendisine meyl ve muhabbet gösterirlerken, biz şuurlu insanlar ona karşı lakayt davranırsak, acaba o kuru direklerden daha aşağı bir dereceye düşmüş olmaz mıyız?

Ona iştiyak ve muhabbet ise ancak Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmekle mümkündür.

Diğer bir rivâyete göre, kuru direk ağlayınca Resûl-i Ekrem Efendimiz elini üstüne koydu ve “İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim. Köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ve eğer istersen, Evliyaullahın meyvenden yemesi için seni Cennete dikeyim?” diye sordu.

Kuru ağaç, arzusunu şöyle dile getirdi:

“Beni Cennette dik ki, meyvelerimden Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem orası bir mekândır ki, orada çürüme yoktur, bekâ bulayım.”

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem arzusunu yerine getirdiğini ifâde buyurdu ve sonra da Ashabına dönerek şu dersi verdi:

“Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti.”1

* * *

Ezan Okunmaya Başlanması

Hicretin 1. senesi: Milâdi 622.

Mekke’de iken Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapıyor, namazlarını kimsenin göremeyeceği yerlerde kılıyorlardı. Dolayısıyla orada namaza açıktan dâvet etmek gibi bir mesele söz konusu olamazdı.

Ancak, Medine’de manzara tamamıyla değişmişti. Dinî serbestiyet vardı. Müslümanlar rahatlıkla ibadetlerini ifâ ediyorlardı. Din ve vicdanları baskı altında bulunmuyordu. Müşriklerin zulüm, eziyet ve hakaretleri de mevzu bahis değildi.

Mescid-i Nebevî inşâ edilmişti. Fakat, Müslümanları namaz vakitlerinde bir araya toplayacak bir davet şekli henüz tesbit edilmemişti. Müslümanlar gelip vaktin girmesini bekliyor, vakit girince namazlarını edâ ediyorlardı.1

Resûl-i Ekrem bir gün Ashab-ı Kirâmı toplayarak kendileriyle nasıl bir dâvet şekli tesbit etmeleri gerektiği hususunda istişâre etti. Sahabîlerin bazıları, Hıristiyanlarda olduğu gibi çan çalınmasını, diğer bir kısmı Yahûdiler gibi boru öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsilerinki gibi namaz vakitlerinde ateş yakılıp, yüksek bir yere götürülmesini teklif etti. Peygamber Efendimiz, bu tekliflerin hiç birini beğenmedi.2

O sırada Hz. Ömer söz aldı:

“Yâ Resûlallah! Halkı namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem o anda Hz. Ömer’in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl’e, “Kalk yâ Bîlâl, namaz için seslen” diye emretti.

Bunun üzerine Hz. Bilal bir müddet Medine sokaklarında, “Esselâ, Esselâ (Buyurun namaza! Buyurun namaza!)” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırmaya başladı.1

Abdullah bin Zeyd’in rüyâsı

Aradan fazla bir zaman geçmeden Ashabdan Abdullah bin Zeyd bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bugünkü ezân şekli kendisine öğretildi.

Hazret-i Abdullah sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyâsını Peygamber Efendimize anlattı. Resûl-i Ekrem, “İnşaallah bu gerçek bir rüyâdır” buyurarak dâvetin bu şeklini tasvip etti.2

Hz. Abdullah, Resûl-i Ekremin emriyle ezan şeklini Hz. Bilâl’e öğretti. Hz. Bilâl, yüksek ve gür sadasıyla Medine ufuklarını ezan sesleriyle çınlatmaya başladı:

“Allahü ekber, Allahü ekber!

“Allahü ekber, Allahü ekber!

“Eşhedü enlâilâhe illallah!

“Eşhedü en lâilâhe illallah!

“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!

“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!

“Hayye âle’s-salâh, Hayye âle’s-salâh!

“Hayye âle’l-felâh, Hayye âle’l-felâh!

“Allahü ekber, Allahü ekber!

“Lâilâhe illallah!”

Hz. Ömer de aynı rüyâyı görüyor

Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladığını duyan Hz. Ömer, heyecan içinde evinden çıkarak, Resûl-i Ekremin huzuruna vardı. Durumu öğrenince, “Yâ Resûlallah! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, Abdullah’ın gördüğünün aynısını ben de görmüştüm” dedi.

Biraz sonra birkaç kişi daha geldi, aynı rüyâyı gördüklerini söylediler. Peygamberimiz birkaç kişinin aynı şeyi görmesinden dolayı Allah’a hamd etti.1

İslâmın ne derece fıtrî ve nezih bir din olduğunu bu dâvet şeklinin tesbitinden de anlıyoruz. Ruhsuz, mânâsız, heyecansız ve tatsız çan çalmak, boru öttürmek veya ateş yakmak nerede? Yeryüzünde “tevhid” ulvî hakikatını ilân eden, Resûl-i Ekremin Peygamberliğini haykıran ve dolayısıyla îmân esaslarının tamamını halka duyuran mânâ ve kudsiyet dolu “ezan” şekli nerede?

“Hukuk-u Şahsiyye (şahsi hukuk)” ve “hukuk-u umumiyye (umumî hukuk)” adıyla iki nevi hukuk olduğu gibi, şer’î meseleler de iki kısımdır. Bir kısmı şahıslarla ilgilidir, ferdîdir. Diğer kısmı umuma bakar, umûmîdir. Onlara “Şeâir-i İslâmiyye” tâbir edilir.

Şeâir-i İslâmiyyenin en büyüklerinden biri de işte bu hicretin birinci senesinde meşru kılınan ve “şehâdetleri dinin temeli” olan ezândır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin “Şeâir-i İslâmiyye” ile ilgili çok mühim izah ve değerlendirmeleri vardır. Mektûbât isimli eserinin Yirmi Dokuzuncu Mektubunda şöyle açıklanır:

“Mesâil-i Şeriâttan bir kısmına ‘Taabbüdî’ denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti emirdir.

“Bir kısmına ‘Mâkulü’l-Mânâ’ tâbir edilir. Yani; bir hikmet ve maslahat var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü; hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.

“Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccüh ediyor, ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de; ‘Şeâirin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir’ denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki, o maslahatlar ise, çok hikmetlerden bir fâidesi olabilir.”

İslâmın mühim bir şeâiri olan ezânla ilgili olarak da şunlar söylenir:

“Meselâ biri dese: ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır, şu halde bir tüfek atmak kâfidir.’ Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniyye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi, o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi nâmına, hilkât-ı kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkâtı olan ilân-ı tevhid ve Rububiyyet-i İlâhiyeye karşı izhâr-ı ubudiyyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?

“Elhâsıl: Cehennem lüzûmsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem’ der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.”1

* * *

Peygamberimizin, Ev Halkını Mekke’den Getirtmesi

Medine’ye hicret eden Peygamberimiz, hanımı Hz. Sevde, kızları Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Zeynep ile nişanlısı Hz. Âişe’yi Mekke’de bırakmak zorunda kalmıştı.

Mescid-i Nebevî inşâ edilip bittiğinde Hâne-i Saâdet yapılınca, onları getirmek üzere Zeyd bin Hârise ile Ebû Rafi’ Hazretlerini Mekke’ye gönderdi.

Bu iki Sahabî Mekke’ye giderek adı zikredilenleri alıp Medine’ye getirdiler. Sadece, Hz. Zeyneb’i henüz Müslüman olmayan kocası müsâade etmediğinden getiremediler. Fakat, bir müddet sonra o da Medine’ye hicret etmiştir. Kocası da daha sonra Müslüman olmuştur.

Medine’ye gelenlerden Peygamberimizin ev halkı kendi odalarına, Hz. Âişe ise babasının evine indi.1

Hz. Âişe’nin düğünü

Resûl-i Ekrem, Hz. Âişe ile Mekke’de nikâhlanmıştı. Fakat düğün tehir edilmişti. Medine’ye gelinince hicretin birinci yılı Şevvâl ayında2 düğünleri yapıldı.3 Peygamber Efendimiz o sırada 55 yaşında idi.

Hz. Âişe’nin Resûl-i Ekrem yanında diğer hanımlarından farklı bir yeri vardı.

Amr bin Âs bir gün, “Yâ Resûlallah, halkın sana en sevgili olanı kimdir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem, “Âişe” diye cevap verdi. “Ya erkeklerden, yâ Resûlallah?” diye sorusunu tekrarlayınca da Efendimiz, “Âişe’nin babası”1 buyurdular.

Hz. Âişe, ince bir kavrayış melekesine ve kuvvetli bir zekâya sahipti. Kısa zamanda Hz. Resûlullahtan birçok hadis ezberledi, bir çok İslâmi hüküm öğrendi. Bununla Ashâb-ı Güzîn arasında mümtaz bir mevkie yükseldi. Rivâyet ettiği hadis sayısı 2210’dur. Bir çok Sahabî, Peygamberimizin çeşitli meseleler hakkındaki tatbikatını ve İslâmı hükümleri ondan sorarak öğreniyorlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Dininizin yarısını bu humeyrâ kadından [Hz. Âişe] öğreniniz” buyurmasıyla, Hz. Âişe’nin ilmî ehliyetini tebâruz ettirmiştir.

Ebû Musâ el-Eşârî’nin şu itirafı da aynı noktaya parmak basmaktadır:

“Biz Resûlullahın Ashâbı, bir hadis-i şerifi anlamakta güçlük çektiğimiz zaman Âişe’den sorardık. Zirâ, hadis ilminin kendisinde mevcut olduğunu görürdük.”2

Hz. Âişe Vâlidemizin fıkıh ilmindeki derinliği İslâm hukukuna büyük faydalar sağlamıştır. Kadınlarla ilgili birçok meselenin kaynağını o teşkil etmiştir. Günümüz Müslüman kadınının hedefi, Hz. Âişe’ye her haliyle benzemeye çalışmak olmalıdır.

* * *

Ashab-ı Suffa

Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi. Mescid-i Nebevî’nin kuzey duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma yapıldı. Buna Suffa denilirdi. Burada kalan Müslümanlara da “Ashâb-ı Suffa” ismi verildi.

Mescid-i Şerifin Suffasında kalan bu Sahabîlerin, Medine’de, ne meskenleri, ne de aşiret ve akrabaları, hiç bir şeyleri yoktu. Âileden uzak, dünya meşgale ve gâilesinden âzâde ve tam mânâsı ile feragatkâr bir hayata sahib idiler. Kur’an ilmi tahsil eder, Resûl-i Ekrem Efendimizin va’z ve derslerini dinleyerek istifâde ederlerdi. Ekseriya, oruçlu bulunurlardı.

Vakitlerini Resûl-i Kibriyanın huzurunda geçiren bu mübârek zümre, Efendimizden hep feyz alırdı. Resûl-i Ekremin medresesine Allah için nefsini vakfetmiş fedakâr, ilim aşığı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit edilen muâllimler, kendilerine Kur’an öğretirlerdi. Bunlardan yetişenler, Müslüman olan kabilelere Kur’an öğretmek ve Sünnet-i Resûlullahı beyân etmek için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine “kurra” denilirdi. Suffa ise bu itibarla “Dârü’l-Kurra” diye anılmıştır.

Sayıları 400-500 kadar olan mütevazi fakat feyizli bir hayata sahib bulunan bu güzide Sahabîler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesâilerini Kur’an ve Sünnet-i Resûlullahı öğrenmeye hasretmişken, gerektiğinde gâzâlara da katılırlardı.

İçlerinden evlenenler, Suffe’den ayrılırlardı. Fakat, yerlerine başkaları alınırdı.

Bu güzîde Sahabîler ne ticâretle, ne bir sanatla meşgul olmazlardı. Mâişetleri Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Sahabîlerin zenginleri tarafından temin edilirdi. Bu hususu, Suffa’nin baş talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri kendisinin çok hadis rivâyet etmesini garipseyenlere karşı verdiği cevapla pek güzel ifâde etmiştir:

“Benim, fazla hadîs rivâyet edişim garipsenmesin! Çünkü; Muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticâretleriyle, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatlarıyla meşgul bulundukları sırada Ebû Hûreyre, Peygamberin (a.s.m.) mübârek nasihatlarını hıfzediyordu.”1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashab-ı Suffa’nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de mâişeti ile çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder, alakadar olurdu. Zaman zaman da onlara, “Eğer, sizin için Allah katında, neyin hazırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyâdeleşmesini isterdiniz”2 diyerek, bu meşguliyetlerinin son derece mühim ve mübârek olduğunu ifâde buyururlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, evvelâ bu mübârek cemaatın ihtiyacını gidermeye çalışırdı. İcabında, Hâne-i Saâdetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede meşgul olurdu. Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeni ile un öğütmekten yorulduğundan şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde Efendimiz ciğerpâresini reddetmiş ve şöyle buyurmuştu:

“Kızım! Sen ne söylüyorsun? Ben henüz Ehl-i Suffâ’nın mâişetini yoluna koyamadım.”3

Bir gün, Ashab-ı Suffanın başlarına durmuş, hallerini tedkikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş, şöyle buyurarak onların kalplerini hoş etmişti:

“Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hal ve sıfatta ve bulunduğu durumdan razı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir.”1

Resûl-i Kibriyâ Efendimize herhangi bir şey getirilince, “Sadaka mı, yoksa hediye mi” diye sorardı.

Getirenler, “Sadakadır” cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffaya ulaştırırdı. “Hediyedir” cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashab-ı Suffaya da ondan hisse ayırırdı. Çünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, “Sadaka mıdır? Hediye midir?” diye sordu. Adam, “Sadakadır” cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, “Biz Muhammed ve ev halkı [Ehl-i Beyti] sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl değildir!” buyurdu.2

Şu âyetin Ashab-ı Suffa hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir.3

“Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler. Ve siz her ne bağışta bulunursanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.”4

Tam mânasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide Sahabîler, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hiç bir nasihatını, hiç bir hitabesini kaçırmazlardı. Dâima orada hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve öğütleri hıfzedip diğer Sahabîlere de naklederlerdi. Bu bakımdan İslâmî hükümlerin muhafaza ve naklinde Ehl-i Suffa’nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır. Kur’an nûrunun kısa zamanda âlemin her tarafına sürâtle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan İslâm tarihinde Ehl-i Suffâ müstesnâ bir yer işgal eder.

Bir ilim müessesesi olan Suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre kendileriyle ilgili bir hâdiseyi şöyle anlatır:

“Açlıktan yüzü koyun yatıyordum. Bazen de karnıma taş bağlıyordum. Bir gün halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve ‘Ey Ebû Hüreyre,’ diye seslendi.

“‘Buyur, yâ Resûlallah,’ dedim.

“‘Haydi gel,’ buyurdu.

“Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kapta süt buldu. ‘Bu süt nereden geldi?’ diye sordu.

“‘Falâncalar hediye olarak getirdiler’ diye cevap verdiler.

“Sonra da, ‘Ey Ebû Hüreyre, Ehl-i Suffaya git, onları bana çağır!’ diye emretti.

“Ehl-i Suffa, İslâmın misafirleriydi. Ne âileleri, ne de mal mülkleri vardı. Resûlullaha bir hediye geldiği zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara gönderirdi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, katiyyen kendisine bir pay ayırmazdı.

“Resûlullahın Ehl-i Suffayı dâveti beni üzdü. Ben, bu kaptaki sütü tek başıma içer de, bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime, ‘Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim’ dedim. Bu durumda sütten bana hiçbir şey kalmayacağını biliyordum. Fakat, Allah Resûlunün emrini yerine getirmekten başka çare de yoktu.

“Gidip, onları çağırdım. Geldiler. Müsâade isteyip oturdular.

“Peygamberimiz (a.s.m.), ‘Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikrâm et’ buyurdular.

“Süt kabını alıp, dağıtmaya başladım. Herbiri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu. Suffa ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Resûlullaha verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve ‘Ebû Hüreyre,’ dedi.

“‘Buyur, yâ Resûlallah,’ dedim.

“‘Süt içmeyen ikimiz kaldık,’ buyurdu.

“‘Evet, yâ Resûlallah’ dedim.

“‘Otur sen de iç’ buyurdular. Oturup içtim.

“‘Biraz daha iç’, dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. ‘Daha daha,’ diyordu. Nihayet, ‘Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı’ dedim.

“‘O halde bardağı bana ver’ buyurdu. Verdim. Allah’a hamd ve senâ etti. Sonra Besmele çekerek geri kalanını da kendisi içti.”1

* * *

İlk İslâm Devleti

Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmânî hizmet sayesinde bir çok kimse İslâmın saâdetli sinesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmış ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silahı vardı, o da sabırdı.

Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar îmânlarının gereği olan herşeyi serbestçe yapabiliyorlardı.

Hz. Resûlullahın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş, daha önce bahsedildiği gibi, Muhacirlerle Ensarı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslâmın ırk, dil, sınıf ve coğrafî ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.

Ancak bununla herşeyin bitmediği muhakkaktı. Medine’de yalnız Müslümanlar yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, müşrik Araplar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecânis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna bir de Arap kabileleri arasındaki tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmalar ile Yahudîlerle Araplar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı: Mekkeli müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu. Aralarında devam eden soğuk harb her an sıcak harbe dönüşebilirdi.

İşte Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hal çaresi bekliyordu.

Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilatlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî bir takım esasların tesbiti lüzumu vardı.

Henüz hicretin 1. yılı bitmiş değildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes bin Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimâi prensiplerin düzenlenmesi idi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler düzenlendi ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı.

Bu maddeler Hz. Resûlullahın başkanlığında teşekkül eden İlk İslâm Devletinin anayasasıydı. Hatta bu vesika, sadece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasalardan birini teşkil etmekteydi.

Bu anayasa ile Medine halkı artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.

Şehir devletinin anayasası

52 maddeden ibâret olan İslâm şehir devletinin ilk yazılı anayasasının 1. ve 2. maddelerinde şöyle deniliyordu:

“1. Bu yazı, Resûlullah Muhammed (a.s.m.) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için tanzim edilmiştir.

2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler.”1

Bu anayasaya göre Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden ayrı bir “millet” teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımaktaydı.

Hz. Resûlullah, ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekkelilerin Şam ticâret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dostluk tesis etme yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.

Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münasebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyorlardı:

“Muhammed’in (a.s.m.) büyük basiret ve siyasî inceliği Yahudilere bahşettiği fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib’teki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudîlerin) yeni devleti müdafaâya çağırılacağı, gelecekte zuhûr edecek anlaşmazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı.”1

Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgi çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harpte, harp masraflarını kendileri karşılamak şartıyla Yahudiler, Medine şehir devletinin müdafaâsına katılacaklardı.

Anayasanın 16. maddesine göre “tabi olmaları” şartı ile Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce şehri müdafaâ edecekler, bu hususta birbirinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister Yahudilere olmuş olsun, fark etmeyecektir.

Bu maddeler ışığında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada ehl-i kitab olan Yahudî ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle ehl-i kitab arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte “tek camiâ” teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.

Peygamber Efendimiz, Medine’de te’sis ettiği devleti düşmanlardan korumak için buranın yerlileri olan gayr-ı müslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve andlaşmalar yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan “tevhid” inancı üzere birleştirmek ve şirk ehline karşı inananlar paktını kurmak istemiştir. Nitekim bu gayeyi Medine içindeki ehl-i kitab için güttüğü gibi, ehl-i kitab olan dış devletler için de takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius’a ve diğer Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyet-i kerime ile onlara hitab etmiştir:

“De ki: ‘Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin! Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!’ Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: ‘Şâhid olun, biz Müslümanlarız.”1

Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasa ile himâye ve yardıma mazhar olan kitap ehli ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Anlaşmada şehir devleti içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları şartı, birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine’nin müşriklerin taarruzlarına hedef olduğu çok nazik bir sırada baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Tabii ki, bu doğrudan doğruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bırakıyordu.

Görüldüğü gibi bu anayasa, kurulan yeni bir devletin bir çok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi:

“Bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Madde ve cismaniyat ile mâneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mâneviyatı, hatta ahlâkı tanımayan bir siyaset bizi maddeciliğe ve vahşi hayvanların hayatlarından daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir maneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu ancak son derece mahdud bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (a.s.m.) bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti. Bu dinî doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır.

“Bu durumda Hz. Peygamberin Sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaâtı; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.”1

* * *

Müşriklere Mukabeleye İzin Verilmesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de harb ve cihâda izinli değildi. Allah’tan aldığı emirler gereği bütün mesâisini îmân esaslarını kalb, ruh ve akıllarda tesbite hasretmişti. Va’z ve nasihatla, ikaz ve irşadla burada hizmetine devam ediyordu. Bu devrede her türlü mezâlime karşı sabır ve sükûnetle harekete me’mur bulunuyorlardı. Mekke’de, ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça görülür.

Zaten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan sulh ve barış dairesinde münasebettir. Harp ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaât olunur.1 Cenâb-ı Hakkın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar arasında bundan başka da bir hak olamaz. İnsanların şubelere, kabilelere ayrılması ise neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaâtlere binâendir.2

Peygamberimiz ve Müslümanlara, onca mezalim ve işkencelere rağmen Mekke’de harp ve cihada izin verilmediği ve sabır ve teenni tavsiye edildiği gibi, Medine’ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı.

Gerçi, İslâm Medine’de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür’atle inkişaf kaydediyor, Kur’an güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu. Ama yine de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde değildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde karşılamışlardı, ama münafıklarla Yahudiler gönüllerinde müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı. Her ne kadar Yahudîler Peygamber Efendimizle bir anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hal ve hareketleri bu anlaşmayı tekzib ediyordu.

Münafıklar daha da tehlikeli bir durum arzediyorlardı. Peygamber Efendimizin hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç Kabilesinin reisi bulunan Abdullah bin Übeyy bin Selûl için süslü bir taç hazırlanmıştı. Bir devlet reisi ihtişamıyla onu giymek üzere iken Hicret vuku bulmuştu. Bunun neticesinde kavmi olan Hazreçliler tamamen Müslüman olmuşlardı. Haliyle bu gibi şeyler unutulmuştu.

Abdullah bin Übeyy kavmine uyarak zahiren Müslüman olmuştu. Ama reislikten mahrum kalmak acısı ile yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu. Gizli gizli nifak ve fesada başlamıştı. Hatta Peygamberimizin tebliğâtına, va’z ve nasihatlarına müdahele etme cür’etini gösterecek kadar zaman zaman ileri gidiyordu. Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesad sokmak için meydana getirdikleri hâdiselerden yeri geldikçe bahsedilecektir.

Ayrıca Mekke müşrikleri, Medine münafıkları ve Yahudilerini, hatta Medine etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke’de söndüremedikleri nuru, akıllarınca Medine’de söndürmek için harekete hazırlanıyorlardı.

Haricî ve dahilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh dairesinde davranmanın imkânı kalmamıştı. Müslümanlardan çoğu Kureyşlilere karşı çıkmak, onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensarın ileri gelenlerinden biri olan Sa’d bin Muâz Hazretleri bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:

“Allah’ım! Bilirsin ki, senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücâhede etmekten daha sevimli bir şey yoktur. O Kureyş ki, Resûlünün peygamberliğini yalanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allah’ım! Öyle tahmin ediyorum ki, bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edeceksin!”1

Görüldüğü gibi Medine’de Müslümanlar tam bir emniyet içinde değillerdi.

İşte bu sırada Peygamber Efendimize mukabele ve müdafaâ suretiyle savaşa izin verildi. Konu ile ilgili nazil olan âyette şöyle buyuruldu:

“Kendilerine savaş açılan mü’minlere, zulme uğramaları sebebiyle cihad izni verildi. Şüphesiz ki, Allah onlara yardım etmeye hakkıyla kàdirdir.

“Onlar, ‘Rabbimiz Allah’tır’ demiş olmalarından başka hiçbir sebep olmaksızın, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır…”1

Âyet-i Kerimenin ifadesinden anlaşıldığı gibi burada cihad izni kayıtlıdır ve sadece “tecavüze maruz kaldıklarından ve zulme uğradıklarından” dolayı verilmiştir. Yani, Müslümanlar herhangi bir tecavüzde bulunmayacaklar; şayet zulme ma’ruz kalırlar veya üzerlerine yürüyen olursa, kendilerini müdafaa için savaşacaklardır. Bu âyet ile, aynı zamanda İslâm muharebelerinin tecavüz değil, müdafaa esasına dayandığı da ortaya çıkmaktadır.

Bu âyetler, Müslümanlara, saldıran düşmana karşı kendilerini koruma ve müdafaâ etme meşru hakkını tanıyordu. Müslümanların siyasî durumu ve maddi gücü düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette, nazil olacak âyetlerle bilâhere cihad Müslümanlar üzerine farz kılınacaktır.2

* * *

Her Tarafa Seriyyeler Gönderilmesi

Mekkeli müşrikler herşeye rağmen, Peygamberimiz ve Müslümanların peşini bırakmış değillerdi. Medine’deki Yahudî ve münafıklarla el altından gizli gizli işbirliklerini sürdürerek İslâm nûrunu söndürmeye, Resûl-i Kibriyanın vücudunu ortadan kaldırmaya matuf faaliyetlerine aralıksız devam ediyorlardı.

Medine’yi teşkilatlandıran Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlara karşı tedbirler almaya başladı. Düşman her türlü hile ve desiseye başvururken elbette tedbirsiz kalınamazdı.

Peygamber Efendimiz, herşeyden önce iktisadî harp usûlünü tatbik etmek istiyordu. Bu maksadla da Kureyşin Suriye’ye giden ticâret yolunu kontrol altında tutmayı uygun buldu.

Düşündükleri bir diğer tedbir de, civarda yaşayan kabilelerle sulh anlaşmaları yapmaktı. Böylece onları Mekkeli müşriklerin sinsî emellerine âlet olmaktan kurtarmış ve Kureyşi tek başına bırakmış olurdu.

Bu maksat ve gayelerle henüz Hicretin ilk yılında etrafa seriyyeler1 göndermeye başladı. Bu seriyyeler herhangi bir yere hücum etmek ve kan akıtmak maksadıyla yola çıkarılmıyordu. Nitekim görüleceği gibi ilk seriyyeler, biri istisna edilirse bir damla kan dökmemişler ve hiç bir kabileyi yağmalamamışlardır.

Yola çıkarılan bu seriyyelerin belli başlı vasfı Kureyşli müşrikleri iktisadî baskı altında tutmak, onlara bu yolda bir nevi ihtarda bulunmaktı. “Eğer siz şiddet siyasetinize devam ederseniz, biz de yapacağımızı biliriz. Can damarınız demek olan ticaret yolunuz elimizdedir, aklınızı başınıza alın!” demekti.

Bu seriyyelerin gördüğü bir başka mühim vazife de, Medine’nin etrafını kontrol etmekti. Herhangi bir tehlikenin söz konusu olup olmadığını, düşmanın ne gibi hazırlıklar içinde bulunduğunu araştırıp haber almaktı.

İlk seriyye

Medine’ye hicretlerinden 7 ay sonra Ramazan ayında Resûl-i Ekrem Efendimiz, amcası Hz. Hamza’yı Mekkeli muhacirlerden 30 kişilik bir süvarî grubunun başında, Kureyş müşriklerinden üç yüz kişilik bir birliğin muhafazasında Şam’dan Mekke’ye gitmekte olan ticaret kervanını gözetlemek için gönderdi.1

Süvari birliğinin içinde Ensardan bir tek Müslüman yoktu. Çünkü onlar, sadece Medine içinde korumak üzere Peygamber Efendimize söz vermişlerdi. Bu sebepledir ki, Resûl-i Ekrem, Bedir Muharebesine kadar Ensardan hiç kimseyi askerî seferlere göndermemiştir.2

Medine’den yola çıkan Hz. Hamza, İys nahiyelerinden biri olan Seyfü’l-Bahre’de içinde Ebû Cehil’in de bulunduğu Kureyş kervanı ile karşılaştı. Taraflar çarpışmaya hazırlanırken, iki tarafın da dostu ve müttefiki bulunan Cühenîlerin reisi Mecdiy bin Amr aralarına girip çarpışmalarına mani oldu.

Kureyş, kervanı ile Mekke’ye doğru yol alırken, Hz. Hamza da beraberindeki Müslümanlarla Medine’ye geri döndü.3

Peygamber Efendimiz çarpışma çıkmamış olmasından memnunluk duydu.

Ubeyde bin Haris Seriyyesi

Hz. Hamza’nın Medine’ye dönüşünden sonra, Peygamber Efendimiz Şevval ayında Ubeyde bin Hâris’i Nabiğ Vadisine gönderdi. Mâiyetinde, muhacirlerden altmış süvari vardı.1

Nabiğ Vadisine giden Hz. Ubeyde, orada Kureyş müşriklerinden 200 kişi ile karşılaştı. Birbirlerine hafif ok atışlarında bulundular. Müslümanların safında ilk ok, Sa’d bin Ebî Vakkas Hazretleri tarafından atıldı. Allah yolunda atılan ilk ok bu oldu.2 Bunun dışında herhangi bir çatışma olmadan iki taraf birbirlerinden uzaklaştı.3

Bu arada Müslüman olan, fakat bir türlü fırsatını bulup Müslümanlar arasına katılamayan Mikdad bin Amr ile Utbe bin Gazvan da bu durumu fırsat bilerek müşrikler arasından ayrılarak mücahidlere katıldılar.4

* * *

Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri

Ashabdan Es’ad bin Zürâre ile Gülsüm bin Hidm’in vefâtı

Gülsüm bin Hidm, Ensârın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mescid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefât etti.1

Hz. Gülsüm bin Hidm, Hicretten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriyâ Efendimizi Hicret esnâsında Kubâ’da evinde misafir etme şerefine ermişti. Peygamberimiz on dört gün kadar evinde kalmıştı.

Es’ad bin Zürâre Hazretleri Akabe Bîatında Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşen altı zattan biri idi. Son Akabe Bîatında Ensarı temsilen seçilen 9 temsilcinin arasında o da yer alıyordu.

Es’ad Hazretleri de, Gülsüm bin Hidm’in vefâtından kısa zaman sonra vefât etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz vefâtı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı. Kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristânı olan Bakî’e defnetti. Bakî Kabristanına Ensardan ilk defnedilen zat, Es’ad bin Zürâre Hazretleridir.2

Abdullah bin Zübeyr’in dünyaya gelişi

Hicretin birinci yılının muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hâdisesi Hz. Zübeyr bin Avvam’ın Abdullah adında bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de Muhacir Müslüman âileleri içinde doğan ilk çocuktur. Annesi Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kubâ köyünde onu dünyaya getirmiştir.

Abdullah’ın doğumu muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Yadudîler onlara, “Biz, sizi sihirledik. Bundan böyle sizden erkek çocuk dünyaya gelmeyecektir” diyorlardı. Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözlerini yalanladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

Ona Abdullah ismini bizzat Peygamber Efendimiz verdi.

* * *

Ebvâ Gazâsı

Hicretin birinci senesinin son ayı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilk defa muhacirlerden 60 kişilik bir kuvvetle yerine Sa’d bin Übâde’yi vekil bırakarak Medine’den yola çıktı.1

Efendimizin bu gazâya2 çıkış maksadı, etrafa saldırıp halkı rahatsız eden Kureyş müşrikleriyle karşılaşıp onlara göz dağı vermek, aynı zamanda Demre bin Bekiroğullarıyla anlaşma yapmak isteği idi.3

Resûl-i Ekremin beyaz sancağını Hz. Hamza taşıyordu.

Peygamber Efendimiz bu gazâda müşriklerle karşılaşmadı. Ancak, yola çıkışının ikinci maksadı olan Demre bin Bekiroğullarıyla anlaşmayı gerçekleştirdi.

Benî Demre reisi ile yapılan yazılı anlaşmaya göre:

1. Ne Peygamberimiz onlarla, ne de onlar Peygamberimizle herhangi bir çarpışmaya girmeyeceklerdi.

2. Birisi diğerinin düşmanına gizlice de olsa yardım etmeyecekti.

3. İslâma karşı çıkmadıkları müddetçe Resûlullahtan yardım görecekler, Peygamberimiz de onları düşmanına karşı yardıma dâvet ettiğinde icabet edeceklerdi.4

Peygamber Efendimiz 15 gece sonra Medine’ye döndü.5

Civar kabilelerle yapılan bu dostluk anlaşmalarının büyük faydaları olmuştur. Bilhassa, Mekkelilerin Şâm ticâret yolu üzerindeki kabilelerle yapılmış olması, Kureyş’i iktisaden çökertme plânının bir tatbikatı idi.

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, Müslümanlara muâraza vaziyeti almamış, başka kabilelerle düşmana karşı muvakkaten de olsa bazı anlaşmalara girmiştir.

Kaynak: Salih Suruç’un “Peygamberimizin Hayatı”

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V)Dünyaya Gelişi ve çocukluğu

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V)Dünyaya Gelişi ve çocukluğu Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi ve Çocukluğu

Resûl-i Ekrem Efendimizin Dünyaya Teşrifleri

Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.

Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdetâ mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalblerdi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumi yas ilân edilmişti.

Yeryüzü saâdetin, sevincin, huzurun kaynağı olan “Tevhid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası ruh ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok batıl ilâhlar yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

İnsanlar birbirini yiyen canavarlar misali vahşileşmiş; küfür şirk, cehâlet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.

Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu. Akıl, ruh ve kalbleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi. Bütün bunlara son verecek zâtı şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti.

İşte, o zât geliyordu. Dünyanın mânevi şeklini beraberinde getirdiği nur ile değiştirecek eşsiz insan, Allah’ın son peygamberi geliyordu. Cin ve inse ebedî saâdetin yolunu gösterecek Hazret-i Muhammed (a.s.m.) geliyordu.

Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsâlsiz insana hoşâmedîde bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

Tarih Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi; Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.

Mekke’de mütevâzî bir ev, günlerden Pazartesi… Vakit, vakitlerin sultanı, seher vakti. Bu mütevâzî evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hâdise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem dünyaya gözlerini açtı.

Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura gark oldu. Karanlıklar anında nurla yırtılıverdi. Kâinat sevinç ve heyecan içinde âdetâ,

“Doğdu ol saatte, ol Sultan-ı Dîn

Nûra gark oldu semâvât ü zemîn”

diye haykırdı.

Annesinin dilinden

Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne, Hz. Âmine, o mes’ud ânı şöyle anlatır:

“Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyâda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: ‘Yâ Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca ismini Muhammed koy ve halini hiç kimseye açma!’

“Derken doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdülmuttalib Kâbe’yi tavafa gitmişti. Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum. Bir de ne göreyim? Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey kalmadı.

“Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez, beni bir nur [denizi] sardı.

“Ve Muhammed dünyaya geldi…”

Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:

“Gördüm ki, doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe’nin üstünde bir bayrak. Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede, parmağını da göğe kaldırmış. Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim: ‘Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar Muhammed’i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.’

“Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti.”1

Aynı gece Hz. Âmine bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam’ın saray ve köşklerini seyretmiştir.2

Şifâ ve Fâtıma Hûtun’un müşâhedeleri

Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun ile Osman bin Ebu’l-Âs’ın annesi Fâtıma Hâtun da vardı.

Ebelik vazifesinde bulunan Şifâ Hâtun o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:

“Allah’ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim. Kulağıma bir ses geldi: ‘Allah’ın rahmeti Onun üzerine olsun.’ Maşrık ile mağrib arası nurla doldu. Hattâ Rûm diyarının bazı saraylarını gördüm. Sonra Allah Resûlünü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hâl geldi ki, vücudum titremeye başladı ve gözlerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, ‘Nereye gitti?’ diye sordu. “Doğuya götürdüler’ diye cevap verildi.

“Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı: O zamana kadar ki, Allah Resûlü peygamberliğini ilân eder etmez hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber îmân dâiresine girdim.”3

Fâtıma Hâtun ise, hâtırasında o mes’ud gecede doğuma sahne olan evin nurla dolduğunu ve gökteki yıldızların âdetâ üzerlerine salkım salkım dökülecekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır.1

Peygamber Efendimizin bir başka hususiyeti, dünyaya sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak gelmiş olmasıydı.2 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında Nebîlik mührü “Hâtem-i Nübüvvet” bulunuyordu. Üzerleri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resûl-i Ekrem Efendimizin beklenen son peygamber olduğunun bir alâmeti idi.

Ashabdan Sâib bin Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin “Nübüvvet Mührü” ile ilgili olarak şöyle der:

“Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekremin (a.s.m.) yanına götürüp, ‘Yâ Resûlallah, şu yeğenimin ayağında ıztırabı var’ dedi.

“Resûlullah eliyle başımı sığayıp, bana bereket duâ etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında çadırın koca düğmeleri [yahut keklik yumurtası] gibi olan Hatem-i Nübüvveti gördüm.”3

Hazret-i Ali de (r.a.) Resûl-i Ekremi tarif ve tavsif ederken, “İki küreği arası enli, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu kürekleri arasındaki Peygamberlik Hâteminden belliydi” der.

Abdülmuttalib’e verilen müjde

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada dedesi Abdülmuttalib, Kâbe civarında Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaçı ile oturmuş sohbet ediyordu. Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Abdülmuttalib, bir anda kendisini nurtopu torununun yanında buldu. Kucakladı, öptü, kokladı… Sonra da oğlu Ebu Tâlib’e teslim ederek, “Bu çocuk sana emanetimdir. Bu oğlumun şânı, şerefi yüce olacaktır” diye konuştu.

Abdülmuttalib, bu mes’ud hâdisenin hatırı için Kâinatın Efendisinin doğumunun yedinci günü develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların istifâdesine bıraktı.

Nur çocuğa isim verildi: Muhammed (a.s.m.)

Umumi ziyafetten sonra nurtopu Efendimize ne ad koyduğunu dedesinden sordular. Şu cevabı verdi:

“Muhammed.”

“Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?” dediler. Cevabı şu oldu:

“Allah’ın ve insanların onu övmelerini istediğim için.”

Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah’ın, insanların ve meleklerin senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş dünya üzerinde tek şahsiyettir. Çünkü, o bu övgüye, bu alâka ve sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi, bu muhabbeti eşsiz îmânı, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlâkıyla hak etmişti. Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek hiçbir fânî olmamış ve olamaz.

* * *

Efendimizin Dünyayı Teşrifleri Sırasında Meydana Gelen Harika Hâdiseler

Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir. Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kàdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”1

İşte, “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım” kudsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir.

Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil, umumi ve cihânşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım hârikâ hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve basîret sahiplerini düşünceye sevkedecekti.

Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ hâdiseler meydana geldi:

a) Teşrif ettikleri gece bir yıldız doğdu.

Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.

Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:

“Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti, Yahudînin biri ‘Hey Yahudîler!’ diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudîler, ‘Ne var, ne yırtınıyorsun?’ diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudî şöyle haykırıyordu:

“‘Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi.’”1

İbni Sa’d’ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise şöyle denilmektedir:

“Mekke’de oturan bir Yahudî vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:

“‘Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?’

“Kureyşliler, ‘Bilmiyoruz’ cevabını verince, adam sözlerine devam etti:

“‘Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.’

“Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudîye haber verdiler: ‘Bu gece Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.’

“Yahudî gidip peygamberlik alâmetini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:

“‘Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.’”2

Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i Kibriya Efendimizin gelişini alkışlıyordu.

b) Medâyin’deki Kisrâ Sarayından on dört burç çatırdayarak yıkıldı.

Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi… Saatler, doğum anlarını gösteriyordu. Derin bir uykuya dalan Medâyin şehri korkunç bir çatırdı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar Sarayının o sapa sağlam burçlarından on dördü çatırdayarak yıkılıvermişti.

Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dinî reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hâdisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.

Kisrâ tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat’ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.

Bu haber, Kisrâ’nın korku ve heyecanını daha da arttırdı. Bu sırada toplantıda bulunan İran başkadısı Mûbezan söz alarak gördüğü bir rüyâyı anlattı:

“Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar.”

Kisrâ, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan’ın bu rüyâsını da mânâlı buldu. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfânına güvendiği Mûbezan’a sordu:

“Peki, bu neye işâret olabilir?”

Başkadının cevabı kısa ve öz oldu: “Araplar tarafından çok önemli birşeyler olacağına işâret olabilir.”

Kisrâ, bunun üzerine derhal Hîre Valisi Numan bin Münzir’e bir mektup yazdı. Mektupta, “Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder!” diyordu.

Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü’l-Mesîh bin Amr adında bir bilgini Medayin’e gönderdi.

Gelen âlimi hükümdar derhal huzura kabul etti. Cereyan eden hâdiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi. Abdü’l-Mesih, Kisrâ’ya hâdiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilâve etti:

“Şam yakınında Câbiye’de oturan dayım Satîh’de bunlara cevap verecek bilgi vardır.”

Bunun üzerine Kisrâ, Abdü’l-Mesîh’i gidip Satîh’ten hâdiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi. Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdetâ âzâsız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Dâimâ sırt üstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.

Abdü’l-Mesîh, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satîh’in yanına vardı. O sırada Satîh, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selâmını alabildi ve ne de konuşabildi. Fakat, Abdü’l-Mesîh olup bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satîh gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:

“Ey Abdü’l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak. Asâ’nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için.

“Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi.”

Derin bir nefes çektikten sonra da ilâve etti:

“Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır.”1

Bu cümleler, Satîh’in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah’a teslim etti.

Meşhur kâhin Satîh, bu sözleriyle açıkça Âhirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş olduğunu haber veriyordu. O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hâdise, dünyaya o gece şeref veren zâtın beraberinde getirdiği sönmez nûr ile Mazdeizmin2 karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hâdiseler Satîh’in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye’de Hâtemü’l-Enbiyânın ordusu tarafından İslâm topraklarına katıldı.

c) Kâbe’nin içini karanlık ve kirlere boğan putların pekçoğu başaşağı yıkıldı:

Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah’ın tek ma’bud oluşunun içinde ve üstünde ilk olarak abideleştiği Kâbe’yi putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz Tevhid temsilcisi Resûl-i Kibriyânın dünyaya gözlerini açması karşısında bile, çoğu yerlerine kurşun ile perçinlenmiş bu putlar, hâdisenin azametine dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.

Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu Zât, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracaktır. Gönüllerde pâk, nezih ve saâdet dolu Tevhid inancını bayraklaştıracaktır.

Dünya buna şâhid oldu. O Resûl-i Zîşan, kısa zamanda Kâbe’yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslâm îmânı ile yok ediverdi.

d) İstahrabat’ta bin seneden beri yanmakta olan Mecûsîlerin kocaman ateş yığınları bir anda sönüverdi.

Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.

Demek ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş’alesiyle aydınlatacaktı.

e) Takdis edilen meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü bir anda kuruyuverdi.

Bu da, gelen zâtın, Allah’ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifâdesi idi.

f) Dünyaya teşrifleri ânında, şark ve garbı küçük bir oda gibi aydınlatan bir nur görüldü.

Demek ki, dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkatli sînesinde terbiye edip okşayacaktı.

g) Semâve Vadisi taşan seller altında kalıp, suya gark oldu.

Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan seller Semâve Vadisi ve Semâve şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup yazarak durumu Kisrâ’ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler.

h) Gök kubbeden salkım salkım yıldızlar döküldü:

Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü.1 Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. “Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar.”2

O âna kadar görülmemiş bu hâdiselerin Resûl-i Ekremin doğumu sırasında meydana gelmeleri elbette tesadüfî değildi. Ezelî kudretin kader kaleminin tayin ve tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.

* * *

Peygamberimizin Sütanneye Verilmesi

Efendisine kavuşan kâinat artık şendi. Beşeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak zâtı sinesinde barındıran Arabistan’ın kalbi sevincinden âdetâ duracak gibiydi. Kâinatın eşsiz hâdisesine sahne olan Mekke, âdetâ ulvi âlemlere uçmak istiyormuşçasına heyecanlı ve mesrûrdu.

Hazret-i Âmine huzurlu ve sürurlu idi. Nurtopu yavrusu tatlı tebessümleriyle, kocasının vefât acısını bir nebze unutturduğu gibi, istikbale ümit ile bakmasını da sağlayan tek tesellî idi. Bahtiyar Âmine, şerefli yavrusunu ancak bir hafta kadar emzirebildi. Bundan sonra Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe Hâtun Kâinatın Efendisine sütanne oldu ve onu günlerce emzirdi.1

Süveybe Hâtun daha önce de Hazret-i Hamza’yı emzirmişti. Böylece Resûl-i Kibriya Efendimizle muhterem amcası arasında bir de süt kardeşliği bağının kurulmasına vasıta olmak gibi bir bahtiyarlık ve şerefe erişmiş oluyordu.

Kendisine yapılan iyiliklerin en küçüğünü dahi unutmayacak ve onu karşılıksız bırakmayacak kadar büyük bir fazilet ve yüksek bir vefa duygusunun sahibi olan Fahr-i Âlem Efendimiz, zâtına bir müddet süt annelik yaptığı için Süveybe Hâtunu hayatı boyunca unutmadı. Onu sık sık ziyaret eder, her gördüğünde kendisine bol ihsan, iltifat ve ikramda bulunurdu.

Evet, vefâ, Fahr-i Âlem Efendimizin dünya yüzüne getirdiği güzel ahlâkın temeli idi. Onun ter temiz, nezih hayatında vefâsızlığı ihsas eden en ufak bir davranışa rastlanamaz. Onun fazilet ve vefa duygusundan ders alan muhterem zevceleri Hatice-i Kübrâ da evine sık sık gelip giden Süveybe Hâtunu hürriyetine kavuşturmak için bir ara satın almak istediyse de, Ebû Leheb buna yanaşmadı. Ancak, Resûl-i Kibriya Efendimiz Medine’ye hicretinden sonra, Ebû Leheb, Süveybe’yi kendiliğinden azad etti.1

Ebû Leheb Peygamberimizin öz amcası idi. Sonraları Resûl-i Ekrem’in risâletini tasdik ve ikrar etmediği gibi, hayatı boyunca da putperestlikten vazgeçemeyerek karşısına en büyük bir düşman olarak dikilmekten geri durmadı. Bu sebeple Allah’ın lânetine mâruz kaldı ve cariyesi Süveybe Hâtunun bir tırnağı kadar değer kazanamadı. Hattâ, Süveybe Hâtun sebebiyle âhirette bir nebze lûtfa mazhar olduğu anlatılmıştır. Onu ölümünden sonra rüyâda görmüşlerdi. Cehennemin şiddetli azabı içinde feryad edip duruyordu. Kendisine sordular:

“Neden feryad ediyorsun? Neyin var?”

Ebû Leheb, “Neyim olacak; susuzluk beni ateşten kavuruyor! Hayatımda hiçbir hayır görmedim. Sadece bir tek hayır buldum: Muhammed’i emziren Süveybe’yi âzâd ettiğim için bana da şuradan emip sulanmak imkânı bağışlandı” diyerek şehâdet parmağını gösterdi.2

Hâdise gerçekten ibret vericidir. Kâinatın Efendisine hayatı boyunca kötülük, eziyet ve hakaret etmekten geri durmayan Ebû Leheb gibi azılı bir İslâm düşmanı, sadece onu emziren Süveybe Hâtunu âzâd ettiği için böylesine İlâhî bir kerem ve lütfa mazhar oluyor ve Cehennemde azabı bir nebze hafifliyordu. Demek ki, sadece sevgili Peygamberinin zâtına değil, zâtına hizmet etmiş olanlara yapılan iyilikleri de Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle karşılıksız bırakmıyordu. Bunun yanında, dünyada Kâinatın Efendisini kendilerine her hususta mutlak imam ve rehber kabul edip, sünnet-i seniyyesine ittiba’ etmekten şeref duyan gerçek mü’minlere ebedî âlemde ne büyük ikram ve İlâhî ihsanların hazırlanmış olduğu düşünülsün.

Çocukları sütanneye verme âdeti

Mekke’nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücudlarına yaramazdı ve onların sıhhatli büyümelerine ve gürbüz yetişmelerine elverişli değildi. Çölde ise hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mutedildi. Ayrıca çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü. Asliyet ve tazeliğini koruyordu. Ahlâkları da temizdi.

İşte buna binâen, o sırada Kureyş eşrafı ve ileri gelenleri daha sıhhatli ve gürbüz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri için Mekke’nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere çocuklarını teslim etmeyi bir âdet haline getirmişlerdi. Çocuk 2-3 sene, bazen daha fazla sütannenin yanında kalırdı. Bu sebeple de yaylalarda yaşayan birçok kabile, bilhassa Sa’d bin Bekr kabilesi kadınları senede birkaç sefer kafile halinde Mekke’ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına dönerlerdi.

Mekke civarındaki kabileler arasında Sa’d bin Bekr kabilesi, bilhassa şerefte, çömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temâyüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Kureyş ileri gelenleri daha çok bu kabile kadınlarına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.

Benî Bekr kabilesi kadınlarının Mekke’ye gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimiz Süveybe Hâtun tarafından emziriliyordu. O sırada Sa’doğulları yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli bir kuraklık hüküm sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabile halkını yoksul ve perişan bırakmıştı. Öyle ki, yiyecek birşeyler bulmada bile zorluk çekiyorlardı. Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri kesilmişti. Bu şiddetli kıtlık ve kuraklık yılında da Benî Bekr kadınları, emzirecek çocuk bulmak ve bu suretle bir nebze geçimlerini temin etmek maksadıyla Mekke’ye oldukça kalabalık bir kafile halinde geldiler.

Gelen kadınların biri müstesnâ hepsi kendilerine münasib birer çocuk buldular. Gariptir ki, hiçbiri yetim oluşundan dolayı Sevgili Peygamberimizi almaya yanaşmadı. Çünkü, pek fazla bir ücret ve yardıma kavuşmayacaklarını düşünüyorlardı.

Mekke’ye geç giren sadece bir kadın vardı: iffeti, temizliği, hilim ve hayâsı, yüksek ahlâk ve fazileti ile kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla nöbetleşe yaşlı ve zaif merkeplerine bindiklerinden kafileden geride kalmıştı. Mekke’ye girdiğinde, yeni doğmuş Kureyş çocukları, biri müstesnâ, diğerleri önde giden Bekroğulları kadınları tarafından kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret Sahibinin kader ve hikmetiyle, emzirmek üzere kimseyi bulamadı. Kocası Hâris de üzgündü. Arkadaşlarının hepsi varlıklı âilelerin çocuklarını aralarında paylaşmışlardı. Sadece işin zahirî bir sebebi olan gecikmek yüzünden eli boş kalan bir kendisi vardı. Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu iffetli kadın, İlâhî kaderin kendisi için çizmiş olduğu nezih programdan habersiz, Mekke sokaklarında münasib bir çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde çaresiz dolaşıyordu.

Bir ara görünüşü ile etrafın hürmetini celbeden mûnis sîmalı yaşlı bir zât ile karşılaştı. Bu zât, Kâinatın Efendisinin dedesi Abdülmuttalib’di. Sanki birbirlerinin derdine derman olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar. Sonra da konuşmaya başladılar.

Abdülmuttalib, “Sen neredensin?” diye sordu.

Kadın, “Benî Sa’d kabilesi kadınlarından” cevabını verdi.

“Adın ne?”

“Halîme.”

Abdülmuttalib, “Ne güzel, ne güzel! Sa’d ve hilm, iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, âhiretin izzet ve şerefi de bunlardadır” dedikten sonra derin bir iç çekti. Arkasından da Halîme’ye, “Ey Halîme! Yanımda yetim bir çocuk var. Onu, Sa’doğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler. Bari gel sen ona sütanneliği yap. Belki onun yüzünden bahtiyarlığa, bolluk ve berekete erersin” dedi.

Halîme beklenmedik bu teklif karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat yurduna eli boş dönmek istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi içinden kabul etti. Ancak, kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını izhar etmek istemedi. Hemen kocasının yanına döndü. Olup bitenleri anlattıktan sonra, “Emzirecek çocuk bulamadım. Arkadaşlarım arasına eli boş dönmeyi de hoş görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi alacağım” dedi.

Kocası Hâris, fikrine iştirak etti: “Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder.”1

Bunun üzerine dönüp Abdülmuttalib’in yanına geldiler. Abdülmuttalib, Halîme’yi alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine’nin mütevazî evine götürdü.

Halîme, Efendimizin başucuna vardı. Nurtopu Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa sarılı, yeşil iplikten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etraf misk gibi kokuyordu. Halîme, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize ânında içi ısınıverdi. Öylesine ki, uyandırmaya bile gönlü razı olmadı. Artık hüzün ve ıztırap bulutu Halîme’yi terk etmişti. Sevincinden uçacak gibiydi. Çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken, birden böylesine güzel bir yavru ile karşı karşıya gelmek, ne büyük bahtiyarlıktı.

Halîme, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin başucuna iyice yaklaştı. Yorganın ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan yumuşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan ellerinden, mübârak alınlarından sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü. O anda Peygamber Efendimiz de gözlerini açtı ve Halîme’nin bûsesine tatlı bir tebessümle cevap verdi. Anlaşmışlardı.

Biri çocuk bulamamanın ıztırabı ile bitkin ve mahzun; diğeri, kadınlar tarafından reddedilen Nûr Yetim. Kader ikisinin de âlemini sevinçle doldurdu.

İlk bereket

Artık Nurtopu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halîme’nin kucağındaydı. Fakat bu da ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efendimiz emmeye başlar başlamaz derhal sütle doldu. Sanki, herbir meme bir süt çeşmesi kesilmişti birden.

Halîme şaşırdı, kocası Hâris hayretler içinde kaldı. Sağ meme, Kâinatın Efendisinin ağzında, sol meme artık ona sütkardeşi olan Halîme’nin oğlu Abdullah’ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi bundan böyle hep sağ memeyi emecektir.

Devenin memeleri sütle doldu

Halîme, Nur Yetimi kucağından bir an bile indirmeye razı değil. Hemen Abdülmuttalib ve Hazret-i Âmine ile vedâlaşarak Mekke’den ayrıldılar. Âmine’nin hüznüne göz yaşları da karıştı ve âdetâ bir bulut olup Nur yavrusunun peşinden koştu.

Gece Hâris âilesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti. Sabahleyin Haris develeri sağmaya koştu. Elini attığı her meme bir süt çeşmesi oluvermişti. Hayretler içinde Halîme’ye seslendi:

“Ey Halîme, bil ki, sen çok mübârek ve hayırlı bir çocuk aldın.”

Halîme kocasını tasdik etti:

“Vallahî, ben de öyle olmasını ümit ediyorum.”1

Mekke artık gerilerde kalmıştı. Halîme dişi merkebinin üstünde, kucağında ise Kâinatın Efendisi vardı. O zaif, güçsüz ve arkadaşlarından geride kalan merkebe de ne oluyor? Bu ne sür’at, bu ne hızlı yürüyüş? Sanki gelişinde bindikleri merkep değildi. Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halîme’nin yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular:

“Ey Ebû Zueyb’in kızı! Yazıklar olsun sana. Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?”

Merkep aynı merkepti. Bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efendisi. Onu taşımanın şerefi, o zaif, nahif hayvanı da coşturmuştu.

Halîme arkadaşlarına cevap verdi:

“Hayır, vallahi, merkep aynı merkep; hattâ ben onu sürmüyorum bile. Kendi kendine böyle sür’atli gidiyor. Bunda bir gariplik var.”1

Ne yazık ki, henüz kafiledekilerin hiçbiri bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.

Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbali bütün haşmetiyle kucaklayacağına açık işaretlerdi.

Peygamber Efendimiz Sa’doğulları yurdunda

Bütün bu garipliklerden sonra Halîme ve kocası yurtlarına vardılar. Artık, nur yüzlü Kâinatın Efendisi Sa’doğulları yurdundaydı. O sırada Sa’doğulları beldesinde müthiş bir kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Bereketi kesilmiş topraklar, susuz kuyu ve çeşmeler, solgun yüzler ve zâiflikten ayakta duracak mecâli kalmamış hayvanlar…

Fakat, Peygamber Efendimizin ayak bastığı hânenin manzarası birden değişiverdi. Daha önce yiyecek ot bulamayan hayvanları, şimdi tıka basa doyuveriyorlardı. Memeleri dolup taşıyor, bir Rahmet çeşmesi gibi devamlı süt akıtıyordu. Solgun yüzler yoktu artık Halîme’nin evinde.

Beldenin sâir sakinleri yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde kıvranıyorlardı. Hayvanları hâlâ zâif, nâhif ve istenilen sütü veremiyordu. Sanki Peygamberimizi “yetim” diyerek almayanlar, maruz kaldıkları mahrumiyet içinde bırakılmakla cezalandırılıyorlardı. Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu durum karşısında meraklarından çatlayacak hâle gelmişlerdi. Olup bitenlere bir mânâ veremiyorlardı. Kabahatı çobanlarında buluyorlar ve onlara çıkışıyorlardı:

“Gidin, görün bakalım. Halîme’nin çobanı koyunlarını nasıl doyurmuş? Yürürken memelerinden şıpır şıpır süt damlıyor. Kimbilir koyunlarını nerede otlatıyor? Siz de onun gittiği yere gidip koyunları orada otlatsanız ya!”

Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını adları gibi biliyorlardı. Halîme’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerin, kendilerinin otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de itiraz ediyorlardı. Ama, itirazları hiçbir fayda vermiyordu. Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatap oluyorlardı:

“Peki, öyleyse sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor taşıyorlar da, onunkiler neden tıka basa tok, hem de memeleri sütle dolu olarak dönüyor?”

Ne çobanlar, ne de efendileri bu soruya cevap bulamıyorlardı. Sadece birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla bakıp kalıyorlardı. Elbette bunun bir sebebi vardı. Ve bu sebebi henüz o zaman Hz. Halîme ile kocasından başkası bilmiyordu. Çobanların gelip sebebini sormaları üzerine Halîme onlara şu cevabı verdi:

“Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir. Bu iş, Rabbimin sırlarından bir sırdır. Herşey Mekke’den dönüşümüzle birlikte başladı.”

Tabiî ki, çobanlar bu sözlerden pek birşey anlamıyorlardı ve meraklarından da kurtulamıyorlardı.

Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:

Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan Peygamberimizi evlerine misafir etme alicenaplığını gösterdiklerinden dolayı Halîmelerin evine Rahmet hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda bulunuyordu.

Halîme ve kocası bunun gayet iyi farkında idiler. Bu sebeple nur yavruya bam başka bir gözle bakıyorlardı. Âdetâ onu uçan kuştan, doğan güneşten koruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile üzerinde titriyorlardı.

Yayla kuraklıktan kurtuluyor

Sa’doğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bulmuş değildi. Yayla halkı her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağmur duâsına çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de elleri boş ve mahzun dönüyorlardı.

Bir Cuma günüydü. Kadınlı erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunlarını alarak bir tepenin üzerine, yine yağmur duâsında bulunmak için çıkmışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duâya başladılar. Yalvarmalar, yakarmalar âlemlerin Rabbine yağmur göndermesi için yapılıyordu. Saatlerce duâ ettikleri halde, yere bir tek yağmur damlası düşmedi.

Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin sütannesi Halîme ve kocası Hâris de vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp getirmemiş, süt kardeşi Üneysi’nin yanında evde bırakmıştı.

Duânın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye hazırlanıyorlardı. Bu sırada Halîme’nin komşusu bir kadın, duâsını bitirmek üzere olan râhibe yaklaştı ve râhip duâsını bitirince de, “Râhip efendi, biz bu kadar duâ ettik. Fakat bir netice alamadık. İçimizde hayırlı, uğurlu biri olsa, belki âlemlerin Rabbi duâmızı kabul ederdi” dedi.

Râhip, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve “Biz Ona duâ ederiz, ama Onun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir” diye konuştu.

Yaşlı kadın bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi:

“Biliyorum, dedikleriniz doğru; ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim komşumuz Halîme’nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O, geldiği günden beri Halîme’nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak görünüyor. Bir de, onu buraya getirsek. Belki ayağı uğurlu gelir; onun yüzü suyu hürmetine âlemlerin Rabbi duâmızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur.”

Râhip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı oldu. Yaşlı kadın Halîme’yi arayıp buldu ve râhibe yaptığı teklifi kendisine anlattı.

Fikir, Halîme’nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve vardılar. Peygamberimizi sütannesi kucakladı. Kundakladıktan sonra yakıcı güneşin tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.

Güneş kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyordu. Yerden sanki alev alev ateş yükseliyordu. Evden çıkıp biraz yürüdükten sonra, gözleri garip birşeye ilişti. Bir bulut kendileriyle beraber gidiyordu. Önce mühimsemediler. “Olabilir” diyerek yürüdüler. Fakat, bu küçük bulut kendilerini terk etmiyordu. Âdetâ onları güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalmamıştı. Örtü kaldırılınca, şirin gözler sütannesine tatlı tatlı baktı. Sanki tebessümüyle, “O bulut beni gölgeliyor” der gibiydi.

Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip, kalabalığa karıştılar. Önce yapılan tekliften rahatsız olan râhip, bu sefer onları güler yüzle karşıladı. Çünkü, o da Halîme ve arkadaşının evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından gölgelendiklerini uzaktan görmüştü.

Râhip, Peygamberimizi sütannesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi:

“Ey insanlar! Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekkeli çocuktur. Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lütfu ile yağmur vermesi için âlemlerin Rabbine hep beraber duâ edelim.”

Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duâya başladı. Peygamberimiz bir nur yumağı halinde râhibin kucağında duruyordu. Râhip, bütün dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve âdetâ hal diliyle, “Bu güzel çocuğun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et” diye Cenâb-ı Hakka yalvarıyordu.

Herkes Yüce Allah’a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri ümitle gökyüzüne dikildi. Râhip ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah, güzellikte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve âdetâ herşeyi birden unutuvermişti.

Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu. Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuklara doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut yerini, bütün gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Duâ seslerine birden sevinç çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıkları ile ortalık çınladı: “Yağmur!.. Yağmur!.. Yağmur!..”

Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma, Sa’doğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu hürmetine, Sa’doğulları yurduna latîf, berrak ve tatlı yağmur damlaları Cenâb-ı Hakkın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye başladı. Güyâ, rahmet, tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.

Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri duâlarının kabul edilmeyip, o gün kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü, o bir sırdı. Şimdilik bir sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesîlesi, henüz bir bebekti. Ama insanlar nazarında bir bebekti. Hakikatte, o, Allah’ın ve meleklerin kendisini çok iyi tanıdıkları Allah’ın sevgili kulu, peygamberler peygamberi, iki cihanın güneşi Hz. Muhammed’di (a.s.m.).

Sa’doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam etti. Toprak yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden fışkırdı, ağaçlar yem yeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların memeleri sütle dolmaya başladı. Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı rahmete vesîle teşkil eden sebebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:

“Bu çocuk çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk.”

Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak gelişmesine ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişli idi. Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu. Sekiz aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü. Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla birlikte ok atacak kadar kuvvetli ve gürbüz olmuştu.

Peygamber Efendimiz iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halîmelerin ve yayla halkının üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı. Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzellik, bir sevimlilik ve üstün bir ahlâka sahipti. Bir büyük insan gibi ağır başlı ve vakûr idi.

Peygamberimizin annesine getirilişi

Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte Efendimiz üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven Halîme’nin de gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan ayrılacaktı. Çünkü Nur Muhammed’in Cennet’i hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı. Fakat Mekke’ye getirilip annesine teslim etmekten başka çaresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur Muhammed’i alarak Mekke’ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim ettiler.

Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi. Biri öz yavrusuna kavuşmanın saâdetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ateşinde tutuşup yanıyordu. O anda Sütanne Halîme’ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün samimiyetiyle şu teklifi yaptı:

“Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke vebâsının bulaşmasından da korkuyorum.”1

Bu teklif ve arzu samimi idi. Sanki cümleler dudaklardan değil, gönülden kopup gelmişti. Aziz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir müddet daha ciğerpâresinin Sa’doğulları yurdunda kalmasına razı oldu.

Peygamberimiz yine Benî Sa’d yurdunda

Halîme muradına ermişti. Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü. Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi Abdullah’la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı tebessümlerine melemeleriyle cevap veriyorlardı.

Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki orada birşeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki bir el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu. Bu arada gözlerden kaçmayan bir garip hâdise vardı: Peygamber Efendimizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten koruyordu. Artık gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi vardı. Konuşulan onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığıydı. Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdetâ yarış ediyorlardı. İşte Sevgili Peygamberimiz Sa’doğulları yaylasında günlerini böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu.

Peygamber Efendimizin göğsünün yarılması

Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü. Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah’la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.

Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah’ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.

Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı görünce olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah’ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip, gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.

Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası, “Ne oldu sana yavrucuğum?” diye sordular.

Kâinatın Efendisi şunları anlattı:

“Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler.”1

Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün Sahabîlerden bazıları, “Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?” diyecekler; Resûlullah da, “Ben babam İbrâhim’in duâsıyım. Kardeşim İsâ’nın müjdesiyim. Annemin ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü” dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:

“Ben, Sa’d bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler.”2

Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda Resûlullah Efendimizin nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar ile te’yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:

“Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî, bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a’mâl ve ahvâl ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.”1

Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik ile münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.2

* * *

Peygamber Efendimizin Annesine Getirilmesi

Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gürbüzleşmiş ve gelişmişti. Zâtında görülen gariplikler, hele göğsünün yarılması hâdisesi, Hz. Halîme’yi bütün bütün düşündürmeye ve telaşlandırmaya başladı. Hattâ artık endişe duyuyordu. Canı gibi sevdiği Efendimizin başına hoş olmayan herhangi bir hâdisenin gelmesinden korkuyordu.

İşte bu düşünce, endişe ve korku, Halîme ve kocası Hâris’i şu kararı almaya mecbur etti: “Başına bir iş gelmeden bu yavruyu annesine teslim etmeliyiz.”

Halîme’nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki? Nihayet Nur Çocuk kendisine muvakkaten emânet edilmişti. Emânete el koyacak hali yoktu ya.

Sa’doğulları yurduna dört sene ışık saçan Saâdet Güneşi, şimdi sütannesi tarafından Mekke’ye getiriliyordu. Burada bir başka haşmetle, bam başka bir azametle dünyaya ışık saçsın diye.

Halîme ve kocası Mekke’ye gece girdiler. Bir ara Sevgili Efendimiz, gözlerden kayboldu. Halîme ve kocasında bir telaş başladı. Bütün aramalara rağmen, onu bulamadılar. Gidip dedesi Abdülmuttalib’e haber verdiler. Nur torununun kaybolduğunu haber alan şefkatli dede, birden şaşkına döndü. Üzgün ve telaşlı aramaya koyuldu. Fakat, ortalıkta Efendimiz görünmüyordu. Abdülmuttalib, çaresiz ellerini açarak yalvardı: “Allah’ım, ne olur Muhammed’imi bana geri ver.”

Bu arada iki kişi, yanlarında bir çocuk ile görünüverdiler. Bunlar, Varaka bin Nevfel ve bir arkadaşı ile Peygamber Efendimiz idiler. Abdülmuttalib, hasretini çektiği Saâdet Güneşini bağrına bastı, doyasıya kokladıktan sonra boynuna bindirdi. Doğruca Kâbe’ye giderek onunla birlikte tavafta bulundu. Sonra da Sevgili Peygamberimizi götürüp annesine teslim etti.1

Bilâhare, Abdülmuttalib, sevgili torununa kavuşmanın sevinç ve saâdet bayramını kutlamak üzere, kurbanlar kestirerek Mekkelilere güzel bir ziyâfet çekti. Artık Peygamber Efendimiz, aziz annesinin sıcak kucağında, şefkatli kolları arasında, mes’ud ve mütevazi evindeydi.

Sütanne Halîme, Saadet Güneşini Mekke’de bırakıp yurduna döndü. Fakat, ne o Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını hiçbir zaman yitirmedi. Onu her gördüğünde, “Anneciğim, Anneciğim” diye saygı ve hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı.

Aradan uzun zaman geçecek. Yine Sa’doğulları yurdunu bir yıl kıtlık ve kuraklık saracak. Bu kıtlık ve kuraklığın dehşetine dayanamayan Halîme çıkıp Mekke’ye gelecek ve Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşmek isteyecektir. Kâinatın Efendisi ile görüşen Halîme, kendisine yurdundaki kıtlık ve kuraklıktan şikâyet eder. Zengin ve zengin olduğu kadar da kadırşinas ve hayırsever olan pâk zevcesi Hazret-i Hatice, derhal Halîme’ye kırk koyun, binmek ve yüklerini taşımak için de bir deve verir.

Yine bir hayır ve vefâ örneği: Efendimizin süt kardeşlerinden biri de Şeymâ idi. Sa’doğulları yurdunda Şeymâ ile çok tatlı günler geçirmişti. Bu tatlı hatıralardan seneler sonra, Huneyn Savaşında Şeymâ da Müslümanlar tarafından alınan esirler arasındaydı. Şeymâ kendisini tanıtınca, bir kız kardeşe gösterilmesi gereken alâkanın en üstününe Peygamber Efendimiz tarafından mazhar oldu.

Peygamber Efendimiz Sa’doğulları yurdunda sütanne Halîme’nin yanında geçen günlerinin hatıralarını ashabına zaman zaman anlatır ve şöyle derdi:

“Ben aranızda en halis Arab’ım. Çünkü, Kureyşliyim. Aynı zamanda, Benî Sa’d bin Bekr yanında süt emdim ve lisanım da onların lisanıdır.”1

Peygamber Efendimiz annesinin yanında

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, sütannesi Halîme tarafından annesi Hz. Âmine’ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı. Takvim yaprakları Milâdî 575 yılını gösteriyordu. Aziz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah’ın ayrılık acısı ıztıraptan bir yumruk gibi oturmuştu. Bu ıztırabı az da olsa hafifleten tek teselli kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (a.s.m.).

Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu. Peygamber Efendimiz, Mekke’deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele temizliğe dikkat edişine aziz annesi hayrandı. O sadece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkârdı. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdetâ can atarlardı.

Evet, Cenâb-ı Hak, yüksek ve kudsî peygamberlik vazifesiyle memur edeceği Resûlünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel sûrette terbiye ediyordu.

Baba kabrini ziyaret

Kâinatın Efendisi, altı yaşında… Bu sırada Hz. Âmine’nin içine Medine’yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı Abdülmuttalib’in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy bin Neccaroğullarını görmek, hem de orada medfûn bulunan bahtiyar kocasının kabrini ziyâret etmekti. Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke’den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen’le birlikte hareket etti. Âmine’nin âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saâdet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübârek eve kavuşamayacakmış gibi tekrar tekrar dönüp Mekke’ye bakıyordu.

Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga’nın evine indiler. Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan aziz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları Abdullah’ın kabrinin toprağını bol bol suladı.

Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti. Sanki bu damlalar Hz. Abdullah’a bir gül demeti yerine takdim ediliyordu.

Peygamberimiz, Yahudî âlimlerinin dikkatini çekiyor

Medine’de geçirdikleri tatlı günlerinin birinde, Peygamberimiz, dadısı Ümmü Eymen’le, kaldıkları evin kapısı önünde oturuyordu. Oradan geçen ruhânî kıyafetinde iki Yahudî, birden dikkatlerini onun üzerine diktiler. Peygamberimiz bu bakışlardan rahatsız olmuş gibi içeri girdi. Yahudîler geçip gitmediler ve Ümmü Eymen’e yaklaşarak sordular:

“Bu çocuğun adı nedir?”

Ümmü Eymen, onları tanımıyordu. Art niyetli olabilirler ihtimâlini gözönünde bulundurarak, “Niçin soruyorsunuz?” dedi.

Adamlar itimad telkin eder şekilde konuştular.

“Bizim tanıdığımız bir çocuğa benziyor da, onun için sorduk. Lütfen söyler misiniz, onun adı nedir?”

Ümmü Eymen, davranışlarından ve konuşmalarından pek korkulacak kimseler olmadığı kanaatına varınca, “Onun adı Ahmed’dir” dedi.

İki Yahudî bu cevap üzerine aradıklarını bulmuş gibi birbirlerine tebessümle bakıştılar. Sonra içlerinden biri Ümmü Eymen’e yalvardı: “Ne olur, onu buraya biraz çağırır mısın?”

Ümmü Eymen tekrar tereddüde kapıldı. Neden, niçin istiyorlardı? Fakat adam bu tereddüdü şu sözleriyle izâle etti:

“Bizler,” dedi, “iyilikten başka birşey düşünmeyen insanlarız. Kimseye zarar vermeyiz. Allah için onu seviyoruz ve senden çağırmanı istiyoruz.”

Ümmü Eymen, arzularını reddetmedi. İçeri girdi. Biraz sonra Peygamberimizle birlikte çıkıp geldi.

Peygamberimizi görür görmez iki Yahudî de yerlere kadar eğildiler. Sonra da sevgi ve hürmet karışığı bir edâ içinde Efendimize yaklaştılar. Onu tepeden tırnağa süzdüler. Sonra sırtını açtılar, baktılar. Her ikisinin heyecan ve hayretleri gözlerinden okunuyordu. Birinin diğerine şöyle dediğini Ümmü Eymen duydu:

“İşte bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir. Bu şehir de onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette çok şiddetli savaşlar, hicretler ve büyük işler olacaktır.”1 Bu sözlerinden sonra ikisi de uzaklaşıp gittiler.

Yine, rivâyete göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, yüzmeyi bu ziyâreti esnasında, Benî Neccar Kuyusu denilen suda öğrenmiştir.2

Hz. Âmine’nin ebedî âleme göçü

Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oğluyla Medine’de bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedâlaşarak şehirden ayrıldılar.

Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, Şanlı Evlâdı ve Ümmü Eymen. Hepsinin de mânâ âleminde bir başkalık vardı. Aziz anne ve şerefli evladının ruhlarını ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu. Henüz genç yaşta ve evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiği kocasını hatırlayan Hz. Âmine’nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırıyordu. Peygamber Efendimiz de, aziz annesinin bu gözyaşlarına dayanamıyor, o da ışıl ışıl ağlıyordu. Damla damla akan gözyaşları, rahmet yağmuru gibi elbisesini ıslatıyordu.

Henüz yolu yarılamışlardı ki, Hazret-i Âmine âniden rahatsızlandı. Peygamberimiz ve Ümmü Eymen’i bir telaş kapladı. Gittikçe şiddetini arttıran hastalık karşısında ne yapabilirlerdi? Ebvâ Köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde konaklamaktan başka ellerinde çare yoktu. Hazret-i Âmine’nin dizlerinden güç kuvvet çekilmişti ve kendisini tutamayarak âniden yere yıkılıverdi. Üstünü örttüler. Hz. Âmine, hastalığın şiddeti içinde ter döküyor, Sevgili Peygamberimiz ise, onu kaybedeceği ve annesiz kalacağı endişesi içinde gözyaşı akıtıyordu. Sanki herşey kendileriyle birlikte lâl kesilmişti. Yerde ses yok, gökte sükût hâkimdi.

Hz. Âmine yerde halsiz bir şekilde yatıyordu. Bir ara, Peygamberimiz kendini toparlayarak, “Nasılsın anneciğim” diye sordu.

Gönlü şefkat hazinesi anne, biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu. Şiddetiyle kıvranıp durduğu hastalığının ağır olduğu hissini uyandırmamak için, “İyiyim canım oğlum, birşeyim yok” diye cevap verdi.

Bu birkaç kelimelik konuşmadan sonra da kendinden geçti. Artık hastalık, konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir ara, “Su” dediği işitildi. Yaydan fırlayan ok hızıyla Peygamber Efendimiz, aziz annesine suyu yetiştirdi. Hazret-i Âmine suyu içti. Su kabı ile birlikte ciğerparesinin yumuşacık ellerini de tuttu. Gözlerini açtı. Peygamber Efendimizin nur saçan sîmasına doya doya baktı ve ellerini bir anne şefkatiyle okşadı. Kâinatın Efendisi bir ara, annesini biraz doğrultup başını kucağına aldı. Gözlerinden akan mübârek yaşlar, annesinin omuzlarına Nisan yağmuru gibi düşüyordu. Hazret-i Âmine’nin ruh ve kalbinde feryadlar kopuyor, fırtınalar esiyordu. Kocasını kaybediş ıztırabına, şimdi de oğluyla vedâlaşma hasretini mi ekleyecekti? Bu dayanılmaz bir ıztırap, çekilmez bir dertti. Kendisini yakalayan hastalıktan daha çok bu ayrılık onu yakıp kavuruyordu. Ama ne yapabilirdi, bu İlâhî kaderin değişmez hükmüydü.

Hazret-i Âmine, kendisini yakalayan hastalıktan kurtulamayacağını artık anlamıştı. Son olarak, güneş gibi parlayan nur yavrusunun yüzüne ayrılık ve hasretin verdiği duygu içinde baktı, ellerini doya doya kokladı ve dilinden şu cümleler döküldü:

“Ey dehşetli ölüm okundan Allah’ın yardım ve ihsanı ile yüz deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu! Allah, seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyâda gördüklerim doğru ise, sen celâl ve bol ikrâm sahibi olan Allah tarafından Âdemoğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin.

“Sen, ceddin İbrâhim’in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin.

“Allah seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten koruyacak ve alıkoyacaktır.

“Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Yaşlanan herkes zevâl bulur. Herşey fânidir, gider.

“Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedî yâdedilecektir. Çünkü, ter temiz bir evlâd doğurmuş, arkamda hayırlı bir yâdedici bırakmış bulunuyorum.”1

Acıklı ve âdetâ istikbalden haber veren bu sözlerinden sonra Hazret-i Âmine’nin gözleri kaydı ve ruhunu orada yüce Allah’a teslim etti. Yer, Mekke ile Medine arasında bulunan Ebvâ Köyü; tarih, Milâdî 576.

Hz. Âmine’nin defni

Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdetâ dilleri tutulmuştu. Konuşan sadece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı. Ümmü Eymen bir ara kendisini toparladı ve aziz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı:

“Üzülme, ağlama, canım Muhammedim,” dedi. “İlâhî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da. Hepsi bize emânet. Emâneti nasıl vermişse, öyle de alır.”

Sevgili Peygamberimiz derin bir iç çektikten sonra, “Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum” dedi. Sonra da derhal kendini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen’e, “Haydi, o emâneti Sahibine teslim etti. Biz de onun na’şını toprağa teslim edelim, rahat etsin” dedi.

Dünyanın en bahtiyar annesi Hazret-i Âmine’nin cesedini orada toprağın bağrına tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için, kimbilir, ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu.

Definden sonra

Annesiz kalan Dürr-i Yetîmi Mekke’ye götürmek vazifesi dadısı Ümmü Eymen’e düştü.

Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösterdi. Onu öz evladıymış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, âdetâ onu bir anne kabul ederek, “Anne, anne” diye çağırdı. Daha sonraları da her gördüğünde, “Annemden sonra annem” diyerek iltifatta bulunuyordu.1

Nur yüzlü Kâinatın Efendisi, artık babadan yetim, anneden öksüzdü. Fakat, onun hakiki muhafızı ve hâmîsi vardı. O Hafîz, onu ömrü boyunca kusursuz muhafazası ve eksiksiz murakabesi altında bulunduracak, her türlü tehlike ve sıkıntıdan kurtaracaktır.

“Rabbin seni yetim bulup da barındırmadı mı?”2 meâlindeki âyet-i kerîme, Peygamber Efendimizin bu hâlini hatırlatır.

Kâinatın Efendisi yıllar sonra, Hudeybiye Umresi sırasında, yine Ebvâ’dan geçecektir. Allah’ın izniyle annesinin kabrini ziyaret edip, elleriyle düzeltecektir. Sonra da teessüründen ağlayacaktır. Onun mübârek gözlerinden tahassür gözyaşları akıttığını gören Sahabîler de ağlayacaklar ve “Yâ Resûlallah, niçin ağladınız?” diye soracaklardır.

Resûl-i Ekrem, “Annemin, benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de ağladım” diye cevap verecektir.3

Peygamber Efendimizin baba ve annesinin erken vefâtlarının hikmeti

Burada hatıra şu suâl gelebilir:

“Muhterem peder ve vâlideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğine neden yetişemediler ve neden ona îmân, kendilerine nasb olmadı?”

Bu suâle Mektûbât isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şu cevabı verir:

“Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden, mânevî evlâd mertebesine getirmemek için; hâlis kendi minnet-i Rubûbiyyeti altına alıp, onları mes’ud etmek ve Habîb-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zahirî ümmet etmemiş. Fakat, ümmetin meziyetini, fazîletini, saâdetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşîrin [mareşal], yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah; o müşîr olan Yâver-i Ekremine merhameten, pederini onun mâiyetine vermiyor.”1

Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi

İslâm âlimleri ittifakla şu hususu belirtmişlerdir:

“Hazret-i İbrâhim’den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekremi (a.s.m.) netice veren nûrânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür ile kirlenmemiştir.”2

Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi üzerinde duralım.

Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem peder ve vâlidelerinin âhirette necât ehli olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır.

Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:

1. Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok evvel vefât etmişlerdir. Dolayısıyla Fetret Devrinde yaşamışlardır ve “Ehl-i Fetret”ten sayılırlar. Fetret Devrinde vefât edenlere ise azap yoktur.

Birgün, birisi büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî’ye, “Peygamberimizin baba ve annesi Cehennemde midir?” diye sorar.

Münevî Hazretleri hiddetle, “Resûl-i Ekremin peder ve vâlidesi fetret zamanında vefât etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur” cevabını verir.1

Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği âyet ve hadislerle sabittir.2 Peygamber Efendimizin peder ve vâlidelerine de geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap görmeyeceklerdir.

2. Resûl-i Ekrem’in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sabit değildir. Belki, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri gibi büyük babaları İbrâhim’den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden “Hanif”lerdendirler.

3. Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, “Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden naklolunageldim”3 hadis-i şerifidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de müşrikler “necis kimseler” olarak vasıflandırılmışlardır.4 Temizlik ile pislik, îmân ile şirk, mü’min ile müşrik arasında tezad bulunduğuna göre, yukarda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekremin ecdadından hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vacip olur.5

Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:

“Resûl-i Ekreme (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken, parlak Nübüvvet ve Risâlet Güneşi henüz doğmadan ap açık nûru sîne-i ihtiramında taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nûrundan mahrum farzetmek, hem edebe, hem mantığa muvafık değildir. Hususiyle, Resûl-i Ekremin muhterem anne ve babasının hayatları, Cahiliyye Devrinde geçmiştir. Risâlet-i Ahmediyye zamanını idrâk etmemişlerdir.”1

Öyle ise, bu hususta mü’minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:

“Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peder ve vâlideleri ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.”2

Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:

“İki cihân güneşi, bürc-i saâdette iken

Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,

Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar et gavvâsa

Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?”

[İki dünyanın güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saâdet burcunda iken, Cenâb-ı Hak, anne babasına nasıl şeref vermez ki?

Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak; inciyi alır da, sadefini hiç yabana atar mı?]

* * *

Peygamberimiz, Dedesi Abdülmuttalib’in Himayesinde

Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi yaşlı dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı.

Kureyş’in reisi Abdülmuttalib de nur-u Ahmedî’den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı. Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne; parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömertti. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında aç susuz kalan kurdu, kuşu da düşünürdü.

Cahiliye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah’a bağlı idi ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâb-ı Hakka verdiği sözü yerine getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah’ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.

Cahiliye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zalim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Bütün gücüyle Mekke’de zulme, haksızlığa meydan vermemeye çalışırdı.

Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona “İkinci İbrahim” derlerdi.

Ramazan ayı girince Hirâ Mağarasında inzivâa çekilip ibadetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.

Yaşlı dede aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir biliyordu. Hele torunu Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin sözü mü olurdu?

Gerçekten Abdülmuttalib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şefkatli kanatları arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiç bir yere gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları kâmil bir insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde durumu herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Hatta zaman zaman –

kaynak; yazı alıntı olup, eksiklik vs varsa yorum olarak bildiriniz.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Salavat-ı Şerif Okuma

Salavat-ı Şerif Okuma, salavat oku dinle izle, salavat getir

Allahummesalli Ala Seyyidina Muhammedin Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed

[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=SNHWS6eNDA8[/youtube]

Allahümme salli ala seyyidina muhammed ve ala ali seyyidina muhammed,kema salleyte ala ibrahim ve ala ali ibrahim,inneke hamiidn mecid.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kelimei tevhid

Kelimei tevhidin anlamı La ilahe illallah, Muhammedür Rasulüllah: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.) onun elçisidir.”
Bir hıristiyan veya başka din mensubu islam dinini seçtiği zaman, kendisinin müslüman olması için kelime-i tevhid getirmesi gerekir. Kelime-i tevhid getirir, annelerimiz, anneannelerimiz ölen yakınlarınızın ardından 100’lerce kez çekerler tesbihini… Acaba ne okuyoruz, Allah’a ne sözler veriyoruz?

Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ediyoruz, O’nun Rasulünün Muhammed (s.a.) olduğuna şehadet ediyoruz. Biz şimdi bunu biraz açalım :”La” arapçada hayır demektir. “La” ile başlıyoruz kelime-i tevhide. Yani ne yapıyoruz önce hayır diyoruz. Hayır kabul etmiyorum, reddediyorum, diyoruz. Neyi reddediyoruz; “ilahe” bütün ilahları reddediyorum diyoruz.İlah ne demek? Önce bunu bir kavramamız gerekiyorki, neyi reddettiğimizi kavrıyabilelim di mi?

İlah: sözlük anlamı:”Kendisine tapılan, mabut, tanrı “. Mabut da kendisine ibadet edilen demek.Peki ibadet ne demek ? İbadet; verilen buyrukları yerine getirmek, itaat etmek. Tanrı; herşeyi yaratan, herşeyin sahibi maliki, yoktan varedeni demek.Şimdi tamamen toparlarsak ilah: Herşeyi yoktan var eden, yaratan, Herşeyin sahibi, maliki (hükümdarı) ve kendisine ibadet edilen yani verdiği tüm emirlere uyulan varlık.

Şimdi bütün yaratıcıları, emir verenleri, hüküm koyanları yani ilahları reddediyoruz .”La ilahe” dediğimizde ve temizlik yapmış oluyoruz. Zihnimizdeki tüm ilahları ilah olabilecek varlıkları yokediyoruz, kafamızı ve yüreğimizi temizledikten sonra diyoruzki:”illallah”. İşte “illa” arapçada ;ancak, yalnızca, sadece anlamına gelir biz “illa” dediğimizde de temiz olan zihnimize ve kalbimize bir tek varlığı ilah olarak yerleştirmeye hazırlanıyoruz . O yüce varlık bizi yaratan, yoktan vareden, olduğu gibi bizi kendi halimize bırakmayan, Allah yerleşiyor.Allah’tan başka yaratıcıları, emir verenleri tanımıyoruz, ancak Allah’ı ilah olarak kabul ediyoruz..Artık O’ndan başkasının emirlerine uymadıkça kazananlardan oluyoruz .

Allah teala bizi yaratan olduğuna göre bizi en iyi tanıyan da O’dur. Bu nedenle bizim ne yaparsak iyi olucağımızı bilen de O’dur. Bize de peygamberleri aracılığıyla bildirmiştir. En son peygamber Allah’ın Rasülu Hz. Muhammed’dir. Son olarak peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyoruz ve böylece Allah’ın peygamberimiz aracılığıyla bize göndermiş olduğu Kur’an-ı Kerim’i de kabul etmiş oluyoruz. Bizler kitabımızı çok iyi öğrenmeliyiz.

Allah dinini doğru öğrenen , öğrendiklerini yaşayan ve öğreten kullarından eylesin!

Kaynaklar:Büyük Türkçe Sözlük

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MuhKelime i şehadet

MuhKelime i şehadet Kelimeişehadet, Eşhedü en lâ ilahe illâllah ve eşhedü enne ammeden abdûhu ve resûluhu şeklinde telaffuz edilen söz.

Türkçesi: “Tanıklık ederim ki hiçbir İlah yoktur, ancak Allah vardır ve yine tanıklık ederim ki Muhammed onun kulu ve peygamberidir.” Arapçada “La” ve “İlla” kelimelerinin kullanım şekline göre, ilk bölüm “Hiçbir İlah yoktur, sadece Allah vardır.” şeklinde de tanımlanmaktadır.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ilahi isimleri, ilahi sanatçıları, ilahiciler

son yıllarda ilahi sanatçıları bir hayli çoğaldı işte bunlardan bazıları.

ilahiler dinle nihat hatipoğlu sohbetleri
ali ercan ilahileri
ilahi dinlemek istiyorum ilahiler dinle Ayetel Kürsi Dinle

İlahi ezgi şiir ve enstrümantal isimleri

1. AbdulBaki Kömür – DKV- Kınasın Dünya (6:46)
2. Abdulbaki Kömür – Anne(Bosna) (5:07)
3. Abdulbaki Kömür – Az KAldı (3:33)
4. Abdulbaki Kömür – Bahar (4:15)
5. Abdulbaki Kömür – Bekle Bosna (5:00)
6. Abdulbaki Kömür – Biz Biliriz (2:53)
7. Abdulbaki Kömür – Bizim Dilimiz (2:15)
8. Abdulbaki Kömür – Bosna nehri (4:30)
9. Abdulbaki Kömür – Dakıyor Gözüm (3:24)
10. Abdulbaki Kömür – Dağlarda kardeşlerim var (2:55)
11. Abdulbaki Kömür – Direnç (4:10)
12. Abdulbaki Kömür – Dönüşüm (3:40)
13. Abdulbaki Kömür – Fethe Kadar (5:08)
14. Abdulbaki Kömür – Gelin Dostlar (3:41)
15. Abdulbaki Kömür – Gider Oldum (4:16)
16. Abdulbaki Kömür – Gökkuşağı (3:24)
17. Abdulbaki Kömür – Güneş Tutulması (6:18)
18. Abdulbaki Kömür – Hep Ona Özlem (4:45)
19. Abdulbaki Kömür – Kar Çiçekleri (5:20)
20. Abdulbaki Kömür – Kardeşlerim Ağlar (2:55)
21. Abdulbaki Kömür – Mescit-i Aksa (7:11)
22. Abdulbaki Kömür – Sahipsiz Değilsiniz (3:12)
23. Abdulbaki Kömür – Sensin (3:37)
24. Abdulbaki Kömür – Son Kuşlar (6:15)
25. Abdulbaki Kömür – Uyan Artık (2:53)
26. Abdulbaki Kömür – Ve Sana Rüya (4:28)
27. Abdulbaki Kömür – Yalnızlığın Şarkısı (6:33)
28. Abdulbaki Kömür – Yiğit (5:33)
29. Abdulbaki Kömür – Yolcular (2:33)
30. Abdulbaki Kömür – Zaman (3:52)
31. Abdulbaki Kömür – Zulüm Coğrafyası (4:44)
32. Abdulbaki Kömür – Çocuğum (2:42)
33. Abdulbaki Kömür -Direnç (4:11)
34. Abdulbaki Kömür -Gelin Dostlar (3:42)
35. Abdulbaki Kömür -Gider Oldu (3:49)
36. Abdulbaki Kömür -Gökkuşağı (3:25)
37. Abdulbaki Kömür -Hep Sana Özlem (4:47)
38. Abdulbaki Kömür -Kar Çiçekleri (5:19)
39. Abdulbaki Kömür -Ve Sana Rüya (4:31)
40. Abdulbaki Kömür -Yalnızlıgın Şarkısı (6:36)
41. Abdulbaki Kömür -Çoçugum (2:43)
42. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Allah (2:54)
43. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Aman Çeşme (5:22)
44. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Bak (4:04)
45. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Bismillah Çıktık Yola (2:20)
46. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Ey Kardeş Yolcuyuz (1:06)
47. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Gel (3:29)
48. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Hasretim (2:06)
49. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Muhammed Mustafa (1:29)
50. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Şehidlerin Yolunda (3:18)
51. Abdulhadi ÖZTÜRK – ŞY – Şiir (2:51)
52. AbdulHadi Öztürk – Ağla Gönül (3:32)
53. AbdulHadi Öztürk – Birdir ALLAH (3:12)
54. AbdulHadi Öztürk – Biz Eriz (1:57)
55. AbdulHadi Öztürk – Biz Fatihlerin Nesliyiz (3:34)
56. AbdulHadi Öztürk – Dalgalan Sancağımız (4:20)
57. AbdulHadi Öztürk – Destan (4:42)
58. AbdulHadi Öztürk – Filistinim (4:29)
59. AbdulHadi Öztürk – Gafil İnsan (3:14)
60. AbdulHadi Öztürk – Gelin Bir Olalım (5:59)
61. AbdulHadi Öztürk – Geliyor Yeni Nesil (3:13)
62. AbdulHadi Öztürk – Görmezmisin (4:02)
63. AbdulHadi Öztürk – Gözyaşı (4:33)
64. AbdulHadi Öztürk – Güzel Bir Gün (3:23)
65. AbdulHadi Öztürk – Korkak mısın (3:29)
66. AbdulHadi Öztürk – Koşun Kardeşler (4:15)
67. AbdulHadi Öztürk – Kurban Olam (4:44)
68. AbdulHadi Öztürk – Kör Olsun (3:50)
69. AbdulHadi Öztürk – Medeniyet (6:44)
70. AbdulHadi Öztürk – Mücahid (5:24)
71. AbdulHadi Öztürk – Nasihat (3:38)
72. AbdulHadi Öztürk – Nedir Bu Düşmanlık (3:52)
73. AbdulHadi Öztürk – SH – Destan (4:44)
74. AbdulHadi Öztürk – SH – Gafil İnsan (3:19)
75. AbdulHadi Öztürk – SH – Görmez misin (4:09)
76. AbdulHadi Öztürk – SH – Hak Yola Geldik (3:34)
77. AbdulHadi Öztürk – SH – Koşun Kardeşler (4:22)
78. AbdulHadi Öztürk – SH – Mücahid (5:31)
79. AbdulHadi Öztürk – SH – Nedir Bu Düşmanlık (3:58)
80. AbdulHadi Öztürk – SH – Sen Mücahidim (3:07)
81. AbdulHadi Öztürk – SH – Suç Olsa da (4:03)
82. AbdulHadi Öztürk – SH – Sılaya Hasret (5:25)
83. AbdulHadi Öztürk – SS – Başkalık (2:59)
84. AbdulHadi Öztürk – SS – Başörtülü Ayşem (3:55)
85. AbdulHadi Öztürk – SS – Cenk Türküsü (4:43)
86. AbdulHadi Öztürk – SS – Gözyaşı (4:39)
87. AbdulHadi Öztürk – SS – Kurban (3:40)
88. AbdulHadi Öztürk – SS – Kör olsun (3:57)
89. AbdulHadi Öztürk – SS – Neden (3:26)
90. AbdulHadi Öztürk – SS – Sıra Sende (4:02)
91. AbdulHadi Öztürk – SS – Tanı (4:23)
92. AbdulHadi Öztürk – SS – Vardım Varalı (4:20)
93. AbdulHadi Öztürk – SS – Yeni Dünya (3:06)
94. AbdulHadi Öztürk – Sılaya Hasret (5:17)
95. AbdulHadi Öztürk – Sıra Sende (3:59)
96. AbdulHadi Öztürk – Tanı (4:18)
97. AbdulHadi Öztürk – Uyandım (2:32)
98. AbdulHadi Öztürk – Yalan Dünya (4:12)
99. Abdulkadir Şehidoğlu – SUBBÜHUN KUDDÜSUN (6:36)
100. Abdulkadir Şehidoğlu – Alemlere Rahmetsin (6:17)
101. Abdulkadir Şehidoğlu – Biz Bu Gülistanın Gülleriyiz (3:30)
102. Abdulkadir Şehidoğlu – Dervişler (5:32)
103. Abdulkadir Şehidoğlu – Divane Gönlüm (6:08)
104. Abdulkadir Şehidoğlu – Elveda (7:55)
105. Abdulkadir Şehidoğlu – Ezan İlahisi (4:25)
106. Abdulkadir Şehidoğlu – Hüve Rabbüna (3:47)
107. Abdulkadir Şehidoğlu – Kabenin Yolları (4:21)
108. Abdulkadir Şehidoğlu – LA İLAHE İLLALLAH (6:03)
109. Abdulkadir Şehidoğlu – Rahim ALLAHA Yalvar (7:40)
110. Abdulkadir Şehidoğlu – TA LAL BEDRU ALEYNA (6:57)
111. Abdulkadir Şehidoğlu – Tevbe Yarabbi Ya Kerim (5:11)
112. Abdulkadir Şehidoğlu – Tövbe Rabim (8:40)
113. Abdulkadir Şehidoğlu – Veysel Karani (3:56)
114. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- ALLAH (cc) Seni Sevecek (6:06)
115. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Aşığım Sana (3:11)
116. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Dost ( Kaside ) (9:40)
117. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- LA İLAHE İLLALLAH (5:41)
118. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Ne ALLAHA (cc) Kul Olduk (6:00)
119. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Senin Adın Rahim ü Rahman (9:19)
120. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Sensiz Olmaz Bu Sevda (7:50)
121. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Sevdalıyım Ben ALLAHA (cc) (5:51)
122. AbdulKadir Şehidoğlu – Y- Sevdim Seni Ya Habibi (AS) (6:20)
123. Abdulkadir Şehitoğlu – Abdulkadir Kükredi (4:16)
124. Abdulkadir Şehitoğlu – ALLAH Der Ağlar (3:50)
125. Abdulkadir Şehitoğlu – Ateşi Aşkınla Yandım (6:54)
126. Abdulkadir Şehitoğlu – Cana Cefa Ya Kıl Vefa (6:10)
127. Abdulkadir Şehitoğlu – Dervişlik Dedikleri (4:07)
128. Abdulkadir Şehitoğlu – Dön ALLAH’a (6:26)
129. Abdulkadir Şehitoğlu – Gül Benzinin Gülşenine (3:34)
130. Abdulkadir Şehitoğlu – Hakikat Bağının Gülleri (5:14)
131. Abdulkadir Şehitoğlu – Hakikat Bağının Gülleri-2 (4:15)
132. Abdulkadir Şehitoğlu – Her Sabah Gönlümü (5:05)
133. Abdulkadir Şehitoğlu – Sığın Yüce ALLAHA (6:20)
134. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Alemlere Rahmetsin (6:33)
135. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Dervişler (5:50)
136. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Dön ALLAHA (6:46)
137. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Entel Hadi (6:46)
138. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Rahim Allah’a Yalvar (9:11)
139. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Rahman Rabbim. (8:06)
140. Abdulkadir Şehitoğlu – Y – Tevbe RABBİM (6:02)
141. Abdulkadir Şehitoğlu – Y -Tebbe Ya Rabbi Ya Kerim (5:33)
142. Abdulkadir şehidoğlu – Entel Hadi (6:24)
143. Abdullah Akbulak – Beytullah ‘ta Ben (7:34)
144. Abdullah Akbulak – Canlar Canı (4:10)
145. Abdullah Akbulak – Gel Gidelim (5:02)
146. Abdullah Akbulak – Nurlar Yağar (4:02)
147. Abdullah Akbulak – Selam Söyle (6:08)
148. Abdullah Akbulak – Zakir İlahisi (5:03)
149. Abdullah Akbulak – ALLAH’ım (5:05)
150. Abdullah Akbulak – DY – Ayrılık (5:22)
151. Abdullah Akbulak – DY – Dertli Yol (5:57)
152. Abdullah Akbulak – DY – Dön Aşkına (4:14)
153. Abdullah Akbulak – DY – Hakikat Ehli (5:49)
154. Abdullah Akbulak – DY – Hasret Ateşi (5:01)
155. Abdullah Akbulak – DY – Kadir Mevlam (5:55)
156. Abdullah Akbulak – DY – Kerbela (4:15)
157. Abdullah Akbulak – DY – Selam Götürün (5:52)
158. Abdullah Akbulak – Hasret Gülleri (5:31)
159. Abdullah Akbulak – Hükmün Vardır (4:35)
160. Abdullah Akbulak – S – Acizim (6:25)
161. Abdullah Akbulak – S – Ağlarım Yana Yana (5:20)
162. Abdullah Akbulak – S – Aşk Meydanı (3:35)
163. Abdullah Akbulak – S – Garibem (3:38)
164. Abdullah Akbulak – S – Haydi Haydi (5:26)
165. Abdullah Akbulak – S – Mancınık (Hz.İbrahim(AS) (6:14)
166. Abdullah Akbulak – S – Nazlı Rüzgar (4:05)
167. Abdullah Akbulak – S – Sensiz Ağlar (6:49)
168. Abdullah Akbulak – S – İLLA HU (6:29)
169. Abdullah Akbulak – Sahabeler (6:08)
170. Abdullah Akbulak – Seni Andım (4:46)
171. Abdullah Akbulak – Yandı Deli Gönül (3:33)
172. Abdullah Akbulak – ZG – ALLAH’IM (5:17)
173. Abdullah Akbulak – ZG – Beytullahta Ben (8:02)
174. Abdullah Akbulak – ZG – Nurlar Yağar (4:14)
175. Abdullah Akbulak – ZG – Sahabeler (6:22)
176. Abdullah Akbulak – ZG – Selam Sana (6:22)
177. Abdullah Akbulak – ZG – Seni Andım (4:54)
178. Abdullah Akbulak – ZG – Yandı Deli Gönül (4:12)
179. Abdullah Akbulak – ZG – Zakirem (5:15)
180. Abdullah Işılak – Anadolu Doluyum (4:25)
181. Abdullah Işılak – Birlik Olalım (3:13)
182. Abdullah Işılak – Biz Neyledik (6:05)
183. Abdullah Işılak – Bu Ne Acayip Zaman (3:39)
184. Abdullah Işılak – Bu Sıra (3:54)
185. Abdullah Işılak – Bu Toprakta (3:13)
186. Abdullah Işılak – Dik Tut Başını (3:18)
187. Abdullah Işılak – El Eleyiz (3:46)
188. Abdullah Işılak – Eyvah (3:49)
189. Abdullah Işılak – Gel de Gör (5:48)
190. Abdullah Işılak – Geldik (5:38)
191. Abdullah Işılak – Geliyorum (3:22)
192. Abdullah Işılak – Hacı Bektaş-ı Veli (2:42)
193. Abdullah Işılak – Sinan (4:23)
194. Abdullah Işılak – Size Bıraktım (4:17)
195. Abdullah Işılak – Uyan Türk (4:25)
196. Abdullah Işılak – Uyu Yavrum (4:15)
197. Abdullah Işılak – Vuslatsız Sevda (4:32)
198. Abdullah Işılak – Yürek Yarası (3:14)
199. Abdullah Işılak – İşitin Ey Yarenler (4:11)
200. Abdullah Sevinçkan – Adı Güzel Muhammed (sav) (4:34)
201. Abdullah Sevinçkan – Bağışlaması Bol Allah (4:28)
202. Abdullah Sevinçkan – Dünya (3:50)
203. Abdullah Sevinçkan – Efendim (5:42)
204. Abdullah Sevinçkan – Esma Zikri (4:46)
205. Abdullah Sevinçkan – Gönüllerin Sultanı (4:38)
206. Abdullah Sevinçkan – Tevhid (5:12)
207. Abdullah Sevinçkan – Yanıyorum Ya Nebi (0:01)
208. Abdullah Sevinçkan – Yusuf Misali (4:21)
209. Abdullah Takdim – FE – Affeyle Bizi (4:36)
210. Abdullah Takdim – FE – Can Muhammed (5:23)
211. Abdullah Takdim – FE – Dön Mevlaya (4:06)
212. Abdullah Takdim – FE – Elhamdulillah (4:56)
213. Abdullah Takdim – FE – Ey Nebi (5:43)
214. Abdullah Takdim – FE – Firar Ediyorum (5:49)
215. Abdullah Takdim – FE – Gidebilsem (4:45)
216. Abdullah Takdim – FE – O Anda (7:23)
217. Abdullah Takdim – FE – Rabbim Sorar Bize (4:39)
218. Abdurrahman – Önül – ZS – Aşk Meydanı (3:53)
219. Abdurrahman – Önül – ZS – Aşkın İle Meydana (4:10)
220. Abdurrahman – Önül – ZS – Der Yarabbi (4:30)
221. Abdurrahman – Önül – ZS – Gideceğim Medineye (7:02)
222. Abdurrahman – Önül – ZS – Gül Yüzünü (5:58)
223. Abdurrahman – Önül – ZS – KERBELA (3:22)
224. Abdurrahman – Önül – ZS – Senin Aşkın Var (5:36)
225. Abdurrahman – Önül – ZS – Yaralıyım (7:25)
226. Abdurrahman Toprak – Aşkın İle Aşıklar (3:04)
227. Abdurrahman Toprak – S – Araya Araya (8:41)
228. Abdurrahman Toprak – S – Aşkın İle Aşıklar (3:11)
229. Abdurrahman Toprak – S – Binlerce Hamd (2:42)
230. Abdurrahman Toprak – S – Bir Gece (10:29)
231. Abdurrahman Toprak – S – Levlake (3:36)
232. Abdurrahman Toprak – S – Mevlaya Gider (3:27)
233. Abdurrahman Toprak – S – Senin Nurun (4:13)
234. Abdurrahman Toprak – S – Sevdim Seni (5:57)
235. Abdurrahman Toprak – Ya Rabbena (2:42)
236. Abdurrahman Önül – A – Arafat (6:39)
237. Abdurrahman Önül – A – Gül Bahçesinde (4:40)
238. Abdurrahman Önül – A – Çıkar Gider (4:31)
239. Abdurrahman Önül – AB – Aşk Bahçesi (2:29)
240. Abdurrahman Önül – AB – Can Kurban (5:18)
241. Abdurrahman Önül – AB – Dilimdesin (5:12)
242. Abdurrahman Önül – AB – Geylani (3:26)
243. Abdurrahman Önül – AB – Götürün Beni (5:12)
244. Abdurrahman Önül – AB – Güvenemem (8:20)
245. Abdurrahman Önül – AB – Hakkı Zikret (5:21)
246. Abdurrahman Önül – AB – Utanmaz mısın (3:30)
247. Abdurrahman Önül – AB – Ya Muhammed (4:25)
248. Abdurrahman Önül – ADK – Adem Gibi (6:01)
249. Abdurrahman Önül – ADK – ALLAH de kalbim (4:57)
250. Abdurrahman Önül – ADK – Baş örtüsü (2:41)
251. Abdurrahman Önül – ADK – Hak Yolu (6:09)
252. Abdurrahman Önül – ADK – Hakka Aşık Olanlar (3:06)
253. Abdurrahman Önül – ADK – Hicaz illerinde (4:39)
254. Abdurrahman Önül – ADK – Ravza (3:36)
255. Abdurrahman Önül – ADK – Yeşil Sancaklı (4:53)
256. Abdurrahman Önül – Aleyke Ya Rasulallah (5:12)
257. Abdurrahman Önül – AP – Gelin Varalım (5:25)
258. Abdurrahman Önül – AP – Nur Geylani (3:56)
259. Abdurrahman Önül – AP – Tesbih Elimde (4:10)
260. Abdurrahman Önül – AP – Yanıp Tutuştum (6:24)
261. Abdurrahman Önül – AP – Şu Kabirler (4:38)
262. Abdurrahman Önül – AY – Al Beni Yanına (4:57)
263. Abdurrahman Önül – AY – Ben de Gelirim (4:36)
264. Abdurrahman Önül – AY – Efendimin (4:35)
265. Abdurrahman Önül – AY – Gönül Şehrim (4:06)
266. Abdurrahman Önül – AY – Hasan İle Hüseyin (5:16)
267. Abdurrahman Önül – AY – Mekke’yi (4:41)
268. Abdurrahman Önül – AY – O Sultan (5:01)
269. Abdurrahman Önül – AY – Parmağını Kaldıran (6:13)
270. Abdurrahman Önül – AY – Zikrullah (5:33)
271. Abdurrahman Önül – AY – Çok Pişmanım (6:36)
272. Abdurrahman Önül – Ağla Gönül (4:42)
273. Abdurrahman Önül – BG – ALLAH Der (5:47)
274. Abdurrahman Önül – BG – Bende Geleyim (4:36)
275. Abdurrahman Önül – BG – Benim Gönlüm (4:23)
276. Abdurrahman Önül – BG – Geldim Sana (5:46)
277. Abdurrahman Önül – BG – Gelin Rasullaha (4:30)
278. Abdurrahman Önül – BG – Sen (5:55)
279. Abdurrahman Önül – BG – Yalnız ALLAHA (5:14)
280. Abdurrahman Önül – BG – Ölüm Acısı (4:48)
281. Abdurrahman Önül – CA – Can AHMED’e (6:02)
282. Abdurrahman Önül – CA – Güzel Mekke (6:59)
283. Abdurrahman Önül – CA – Lütfundandır (5:11)
284. Abdurrahman Önül – CA – Ol Nebiye (6:49)
285. Abdurrahman Önül – CA – Sahabeler (4:18)
286. Abdurrahman Önül – CA – Sürmeli Gözlerin (5:24)
287. Abdurrahman Önül – CA – Zikir Ediyor (6:29)
288. Abdurrahman Önül – Cem Olmuş (7:05)
289. Abdurrahman Önül – D2- Abdulkadir geylani (5:25)
290. Abdurrahman Önül – D2- Aleyke Ya Rasulullah(AS) (5:11)
291. Abdurrahman Önül – D2- Arafat dağı (4:32)
292. Abdurrahman Önül – D2- Aşkın İle .. (4:35)
293. Abdurrahman Önül – D2- Derviş Olan (3:54)
294. Abdurrahman Önül – D2- Erler Demine (3:29)
295. Abdurrahman Önül – D2- Hak Yarattı Alemi (4:36)
296. Abdurrahman Önül – D2- Kabetullah (5:13)
297. Abdurrahman Önül – D2- Veysel Karani (4:42)
298. Abdurrahman Önül – DD – Allahtan Gelir (3:08)
299. Abdurrahman Önül – DD – Arayu Arayu (3:05)
300. Abdurrahman Önül – DD – Aşkındandır (4:55)
301. Abdurrahman Önül – DD – Bir Günah İşlemişem (5:12)
302. Abdurrahman Önül – DD – Döne Döne (4:30)
303. Abdurrahman Önül – DD – Kurtulamadım (2:56)
304. Abdurrahman Önül – DD – Ne Var Üstünde (3:57)
305. Abdurrahman Önül – DD – Yalan Dünya (1:56)
306. Abdurrahman Önül – DD – İnsanoğlu (4:02)
307. Abdurrahman Önül – Demedimmi (Uzun Hava) (4:30)
308. Abdurrahman Önül – Dilim Tutulur (4:30)
309. Abdurrahman Önül – Döne döne (2:36)
310. Abdurrahman Önül – E- Affet YARABBİ (3:34)
311. Abdurrahman Önül – E- ALLAHA (CC) Kul OLamadım (5:44)
312. Abdurrahman Önül – E- Annem (4:18)
313. Abdurrahman Önül – E- Beytullahın Etrafında (4:03)
314. Abdurrahman Önül – E- Cennetine (5:50)
315. Abdurrahman Önül – E- Merhaba Ya Merhaba (4:12)
316. Abdurrahman Önül – E- Mescidi Aksa (7:32)
317. Abdurrahman Önül – E- Sana Geleyim (7:01)
318. Abdurrahman Önül – GD – Ah Medinem (6:31)
319. Abdurrahman Önül – GD – ALLAH(CC) Diyelim (5:14)
320. Abdurrahman Önül – GD – Döner Hacılar (5:09)
321. Abdurrahman Önül – GD – EY NEBİ (5:30)
322. Abdurrahman Önül – GD – Gel Gör Beni (6:20)
323. Abdurrahman Önül – GD – Seher Vakti Bülbüller (4:19)
324. Abdurrahman Önül – GD – Taleal Bedru (5:32)
325. Abdurrahman Önül – GD – Yalan Dünya (5:28)
326. Abdurrahman Önül – GD – Yürüyoruz (4:39)
327. Abdurrahman Önül – Gelin varalım (5:25)
328. Abdurrahman Önül – GY – Dervişlik (4:24)
329. Abdurrahman Önül – GY – Döndür Allahım (5:41)
330. Abdurrahman Önül – GY – Döne Döne (4:59)
331. Abdurrahman Önül – GY – Ey Aşık-ı Dildade (4:51)
332. Abdurrahman Önül – GY – Gül Yüzüne (5:26)
333. Abdurrahman Önül – GY – Kabenin Yolları (4:25)
334. Abdurrahman Önül – GY – Sende Birgün Öleceksin (6:44)
335. Abdurrahman Önül – GY – İsm-i Sübhan (6:05)
336. Abdurrahman Önül – H- ALLAH (cc) Der (4:39)
337. Abdurrahman Önül – H- Aşk Çeşmesi (4:14)
338. Abdurrahman Önül – H- Gururlanma İnsanOğlu (5:08)
339. Abdurrahman Önül – H- Hazırmısın (5:18)
340. Abdurrahman Önül – H- Medineye (5:09)
341. Abdurrahman Önül – H- Mekke (4:11)
342. Abdurrahman Önül – H- Yüzü Nur (4:04)
343. Abdurrahman Önül – Hakka aşık (5:17)
344. Abdurrahman Önül – HM – Aldanma Dünyaya (4:27)
345. Abdurrahman Önül – HM – Bir Sultan (4:32)
346. Abdurrahman Önül – HM – Bülbül (4:18)
347. Abdurrahman Önül – HM – Hazreti Ömer (RA) (5:08)
348. Abdurrahman Önül – HM – Hazreti Ömer (RA) (5:08)
349. Abdurrahman Önül – HM – Hu Mevlam (1:52)
350. Abdurrahman Önül – HM – Kendine Gel (2:22)
351. Abdurrahman Önül – HM – Ravza (4:09)
352. Abdurrahman Önül – Hu mevlam (2:50)
353. Abdurrahman Önül – K – Avrupada (4:36)
354. Abdurrahman Önül – K – Hasreti Gözümde Tüter (5:55)
355. Abdurrahman Önül – K – Kabede Bütün Hacılar (4:59)
356. Abdurrahman Önül – K – Kerbela (6:18)
357. Abdurrahman Önül – K – Kurtar Bizi (5:29)
358. Abdurrahman Önül – K – Muhammed’e (Aleyhisselam) (4:40)
359. Abdurrahman Önül – K – Sana Doğru (4:29)
360. Abdurrahman Önül – K – Uhud Dağı (6:08)
361. Abdurrahman Önül – K – Uyan Müslüman (3:51)
362. Abdurrahman Önül – K – Yetimim (6:11)
363. Abdurrahman Önül – Kabe (5:28)
364. Abdurrahman Önül – Kabe Yolları (4:25)
365. Abdurrahman Önül – KABETULLAH (5:14)
366. Abdurrahman Önül – Kul olmadım (4:59)
367. Abdurrahman Önül – M – Allah Diye (4:54)
368. Abdurrahman Önül – M – Ezan (3:24)
369. Abdurrahman Önül – M – Hatun Bacım (5:14)
370. Abdurrahman Önül – M – Medine (4:52)
371. Abdurrahman Önül – M – Medine giriş (0:22)
372. Abdurrahman Önül – M – Muhammede (4:30)
373. Abdurrahman Önül – M – Nereye Bu Gidiş (5:57)
374. Abdurrahman Önül – M – Seviyorum (8:08)
375. Abdurrahman Önül – M – Yüce Mevlaya (4:23)
376. Abdurrahman Önül – M – Zalim Nefsim (6:40)
377. Abdurrahman Önül – Medineye Varamadım (7:25)
378. Abdurrahman Önül – Mevlana gibi (5:17)
379. Abdurrahman Önül – MR – Affeyle (6:55)
380. Abdurrahman Önül – MR – Allah De Kalbim (Celle Celâlühü ) (4:17)
381. Abdurrahman Önül – MR – Bülbül Gibi (5:30)
382. Abdurrahman Önül – MR – Cemalullah (5:56)
383. Abdurrahman Önül – MR – Dervişin Zikri (2:09)
384. Abdurrahman Önül – MR – Götürün (5:10)
385. Abdurrahman Önül – MR – Götürün2 (5:06)
386. Abdurrahman Önül – MR – Çağır Geleyim (5:18)
387. Abdurrahman Önül – MR – Şu Benim Divane Gönlüm (3:59)
388. Abdurrahman Önül – Nur geylani (3:56)
389. Abdurrahman Önül – Sevdalıyım (5:05)
390. Abdurrahman Önül – Sevdalıyım. (5:14)
391. Abdurrahman Önül – Sevdim Onu (7:31)
392. Abdurrahman Önül – SR – Cananlar Var (5:05)
393. Abdurrahman Önül – SR – Selam Olsun (6:12)
394. Abdurrahman Önül – SR – Tövbeye Gel (5:12)
395. Abdurrahman Önül – SS – Canım Anam (5:29)
396. Abdurrahman Önül – SS – Gelir Fatıma (4:12)
397. Abdurrahman Önül – SS – Halkayı Zikir (4:59)
398. Abdurrahman Önül – SS – RASUL Kokulu (4:50)
399. Abdurrahman Önül – SS – Rasulün Gülleri (4:20)
400. Abdurrahman Önül – SS – Vadesi Dolanlar (4:31)
401. Abdurrahman Önül – SS – Yalancısın (6:07)
402. Abdurrahman Önül – SS – Yan Yüreğim (5:59)
403. Abdurrahman Önül – SS – Yüzüm Kara (5:04)
404. Abdurrahman Önül – SS – Özledim Ben Seni (5:09)
405. Abdurrahman Önül – Tesbih elimde (4:10)
406. Abdurrahman Önül – Ya MUHAMMED (4:25)
407. Abdurrahman Önül – Ya nebi (3:53)
408. Abdurrahman Önül – Ya Rasulallah (5:35)
409. Abdurrahman Önül – Ya İlahi (7:26)
410. Abdurrahman Önül – Yalan Dünya Ens (2:49)
411. Abdurrahman Önül – Yan ALLAH Diye (3:25)
412. Abdurrahman Önül – Yanıp Tutuştum (6:24)
413. Abdurrahman Önül – YY – Aşka Gelerek (4:20)
414. Abdurrahman Önül – YY – Himmet Eyle (5:00)
415. Abdurrahman Önül – YY – Namazını Kıl (4:32)
416. Abdurrahman Önül – YY – O Sultan (6:52)
417. Abdurrahman Önül – YY – Rasulün Ümmetiyiz (4:21)
418. Abdurrahman Önül – YY – Sultanım (4:11)
419. Abdurrahman Önül – YY – Yana Yana (5:49)
420. Abdurrahman Önül – YY – Şahı Rasul (6:11)
421. Abdurrahman Önül – YÖ – Allah’ım (5:50)
422. Abdurrahman Önül – YÖ – Anar Bu Gece (5:50)
423. Abdurrahman Önül – YÖ – Hz Yusuf’un Öyküsü (6:41)
424. Abdurrahman Önül – YÖ – Medinem (3:05)
425. Abdurrahman Önül – YÖ – Sığındım Sana (6:24)
426. Abdurrahman Önül – YÖ – Ya Muhammed (sav) (4:34)
427. Abdurrahman Önül – YÖ – Yetiş İmdadıma (4:02)
428. Abdurrahman Önül – YÖ – İşte Kabir (5:58)
429. Abdurrahman Önül – YÖ – Şehitler Ölmez (4:59)
430. Abdurrahman Önül – Ö – Bir İsm-i Mustafa (SAV) (4:22)
431. Abdurrahman Önül – Ö – Kabede Hacılar (3:00)
432. Abdurrahman Önül – Ö – Niçin Kardeş (5:46)
433. Abdurrahman Önül – Ö – Sızlıyor Yaram (4:30)
434. Abdurrahman Önül – Ö – Uçun Kuşlar (5:27)
435. Abdurrahman Önül – Ö – Özler Dururum (7:23)
436. Abdurrahman Önül – Ü – Aşkın İle (4:27)
437. Abdurrahman Önül – Ü – Bir Günah ki (5:04)
438. Abdurrahman Önül – Ü – Bülbüllerin Ötüşü (3:52)
439. Abdurrahman Önül – Ü – Derman İmiş (3:58)
440. Abdurrahman Önül – Ü – Dertli Dolap (3:39)
441. Abdurrahman Önül – Ü – Gel Tevbeye (4:22)
442. Abdurrahman Önül – Ü – Gözyaşı (4:27)
443. Abdurrahman Önül – Ü – Serveri Ser (3:17)
444. Abdurrahman Önül – Ü – Yalancı Dünya (3:39)
445. Abdurrahman Önül – Ü – Yalvarış (3:18)
446. Abdurrahman Önül – Ü – Ümmetlerin (4:26)
447. Abdurrahman Önül – İZ – Cem Olmuş (7:05)
448. Abdurrahman Önül – İZ – Döne Döne 3 (6:00)
449. Abdurrahman Önül – İZ – Güzeldir Kabe Yolları (4:25)
450. Abdurrahman Önül – İZ – Hakka Aşık Olan Kişi (5:17)
451. Abdurrahman Önül – İZ – Ya Nebi (3:53)
452. Abdurrahman Önül – İZ – Yalan (3:55)
453. Abdurrahman Önül – İZ – İllallah (4:27)
454. Abdurrahman Önül – İZ – İşte Zikrullah (2:48)
455. Abdurrahman Önül – Şu kabirler (4:38)
456. Abdurrahman Önül -YG – Ayrıldım Kabeden (4:17)
457. Abdurrahman Önül -YG – Aşkın Aldı (3:11)
458. Abdurrahman Önül -YG – Aşkın ile (7:49)
459. Abdurrahman Önül -YG – Başlayalım Zikire (3:33)
460. Abdurrahman Önül -YG – Döne Döne 4 (7:02)
461. Abdurrahman Önül -YG – Getirdiler Burağı (6:11)
462. Abdurrahman Önül -YG – Geylani (5:25)
463. Abdurrahman Önül -YG – Küle Döndüm (5:55)
464. Abdurrahman Önül -YG – Yusuf Gibi (5:15)
465. Abdurrahman Önül -YG – Çöllerde (5:30)
466. Abdurrahman Önül -YG – İsmi Sübhan (3:05)
467. Abdülhamid Tutkun – Aşık Oldum Muhammede (Aleyhisselam) (4:34)
468. Abdülhamid Tutkun – Annem (6:18)
469. Abdülhamid Tutkun – Bir Arzuhalim Var (5:26)
470. Abdülhamid Tutkun – Canım Kabem (4:23)
471. Abdülhamid Tutkun – Gelin Canlar (4:39)
472. Abdülhamid Tutkun – Gelin Canlar (fon) (0:37)
473. Abdülhamid Tutkun – Kuran Oku (4:41)
474. Abdülhamid Tutkun – Namaz (5:21)
475. Abdülhamid Tutkun – Sonsuz Aşk (4:20)
476. Abdülhamid Tutkun – Tövbeye Gel (5:06)
477. Adem Karaca – Ağlaya Ağlaya (5:48)
478. Adem Karaca – Mevla’ya (5:19)
479. Adem Karaca – Selam Sana (5:18)
480. Adem Karaca – Şefaat Ya Rasulallah (4:51)
481. Adem Karaca – Ahir Zaman Nebisi (4:43)
482. Adem Karaca – C – Fahri Alem (6:29)
483. Adem Karaca – C – Gel Mevlaya (5:17)
484. Adem Karaca – C – Hükmü Alemin (6:09)
485. Adem Karaca – C – Kabre Doğru (5:50)
486. Adem Karaca – C – Meyil Etme (5:28)
487. Adem Karaca – C – Ya Rasulallah (4:55)
488. Adem Karaca – C – Çaresi Var mı (6:42)
489. Adem Karaca – C – Özler Mekkeyi (5:33)
490. Adem Karaca – Ciğerparem (7:25)
491. Adem Karaca – Derman Bana (4:08)
492. Adem Karaca – Dilinde Hece (5:11)
493. Adem Karaca – Dünya Malı (5:29)
494. Adem Karaca – Gönil Yansın (6:02)
495. Adem Karaca – Gönül Sarayım (5:02)
496. Adem Karaca – Güller Açar (4:41)
497. Adem Karaca – Mezar Taşı (5:45)
498. Adem Karaca – İki Damla Gözyaşı (4:32)
499. Adem Kesik – Affet Beni (4:44)
500. Adem Kesik – Bosna Çocukları (3:01)
501. Adem Kesik – Can Muhammed (SAV) (4:30)
502. Adem Kesik – Ey Sevgili (3:21)
503. Adem Kesik – Fatımasın Ayşesin (3:15)
504. Adem Kesik – Ferleri Sönük (3:47)
505. Adem Kesik – Gözleri Kömür (4:35)
506. Adem Kesik – MB – ALLAH’ım Beni Koru (3:14)
507. Adem Kesik – MB – Biz Çocuklar (3:42)
508. Adem Kesik – MB – Elif-Ba (3:57)
509. Adem Kesik – MB – La İlahe İLLALLAH (3:12)
510. Adem Kesik – MB – Maşallah Babama (5:00)
511. Adem Kesik – MB – Peygamberimiz (4:17)
512. Adem Kesik – MB – Rabb’u ALLAH (cc) (3:31)
513. Adem Kesik – MB – Vah Vah (3:48)
514. Adem Kesik – MB – Çok Özledim (4:59)
515. Adem Kesik – MB – İnci Gerdanlık (3:40)
516. Adem Kesik – Nasihat (4:26)
517. Adem Kesik – Neredesin Yar (2:58)
518. Adem Kesik – Safa Geldin (4:03)
519. Adem Kesik – Sev Rabbini (4:34)
520. Adem Kesik – Tebbet (4:14)
521. Adem Kesik – Vah Vah (2:43)
522. Adem Kesik – Vuslat (4:01)
523. Adem Kesik – Yüksek Uçan Gönül (3:11)
524. Adem Kesik – Çekilin Karanlıklar (3:50)
525. Adem Pala – Ahirete hazır mısın (7:37)
526. Adem Pala – Anam (6:36)
527. Adem Pala – Mekke (5:50)
528. Adem Sevgi – Tevhid (3:36)
529. Adem Sevgi – Hani (3:52)
530. Adil Avaz – Kavgamız Ayet Ayet (3:17)
531. Adil Avaz – Anne (5:49)
532. Adil Avaz – Anneye Selam (4:54)
533. Adil Avaz – Bedir Gençliği (3:19)
534. Adil Avaz – Bediü’z-Zaman (3:37)
535. Adil Avaz – Benim Kavgam (3:56)
536. Adil Avaz – Endülüs (2:49)
537. Adil Avaz – Eğilmesin Şu Başımız (5:12)
538. Adil Avaz – Gel Gör Beni Aşk Neyledi (4:59)
539. Adil Avaz – Hiç (3:38)
540. Adil Avaz – Koşun Coçuklar (5:02)
541. Adil Avaz – Memleketim (3:47)
542. Adil Avaz – Meydan Okuyorum (4:03)
543. Adil Avaz – Mülk ALLAH’ın (4:29)
544. Adil Avaz – Osman Beyin Yolu (3:55)
545. Adil Avaz – Peşime Düşmüşler (4:30)
546. Adil Avaz – Sevin Sevgili Yarim (3:55)
547. Adil Avaz – Söyletmez Beni (2:47)
548. Adil Avaz – Yiğidim (4:13)
549. Adil Avaz – Zeynebim (5:21)
550. Adil Avaz – Çile (2:53)
551. Adil Avaz – Ölümü Bilmek Gerek (4:38)
552. Adil Avaz – Özlem Türküsü (3:59)
553. Adil Avaz – İnsana Sorarda (3:14)
554. Adil Avaz – İntifada (4:54)
555. Adil Avaz -Bakar Kör Benim (4:03)
556. Adil İslamoğlu – A – Biçare (5:26)
557. Adil İslamoğlu – A – Biçaree (5:22)
558. Adil İslamoğlu – A – Gülistan (5:42)
559. Adil İslamoğlu – A – Misafir (4:06)
560. Adil İslamoğlu – A – Son Nefes (6:35)
561. Adil İslamoğlu – A – Tövbe (4:36)
562. Adil İslamoğlu – A – Tövbee (4:31)
563. Adil İslamoğlu – A – Yaralı (6:05)
564. Adil İslamoğlu – A – Çare (5:44)
565. AGAH – Allahı Tesbih Eder (4:22)
566. AGAH – Aşk Ateşi (3:25)
567. AGAH – Esma Zikri (3:05)
568. AGAH – Habibi Kibriya (6:47)
569. AGAH – Kasemen Billah (2:50)
570. AGAH – Muhammedin Aşkındandır (6:36)
571. AGAH – Subhanallah (3:25)
572. AGAH – Tevbe Edelim (2:58)
573. AGAH – Ya RASULULLAH (4:30)
574. Ahmed Baydaroğlu – – Gönüllerin Dergahında. (3:43)
575. Ahmed Baydaroğlu – Akşam Oldu (4:53)
576. Ahmed Baydaroğlu – ana Sevdası (4:42)
577. Ahmed Baydaroğlu – Azerbaycan (3:46)
578. Ahmed Baydaroğlu – Bir Sevda ki (3:13)
579. Ahmed Baydaroğlu – Bu Sıra (3:01)
580. Ahmed Baydaroğlu – Diyarlardan Diyarlara (4:36)
581. Ahmed Baydaroğlu – Doğacak Güneş (3:28)
582. Ahmed Baydaroğlu – Garip (3:45)
583. Ahmed Baydaroğlu – Gel (2:52)
584. Ahmed Baydaroğlu – Gençliğim (4:02)
585. Ahmed Baydaroğlu – Gönül (4:20)
586. Ahmed Baydaroğlu – Hata Bana Hak Sana (3:39)
587. Ahmed Baydaroğlu – Kapanış (0:14)
588. Ahmed Baydaroğlu – Mazilerim (3:34)
589. Ahmed Baydaroğlu – Potbori (4:56)
590. Ahmed Baydaroğlu – Selam Edelim (3:58)
591. Ahmed Baydaroğlu – Tuna (4:01)
592. Ahmed Baydaroğlu – Vatanımsın Sen (3:14)
593. Ahmed Baydaroğlu – Şakir (4:04)
594. Ahmed Feyzi – Allahu Allah (6:15)
595. Ahmed Feyzi – Aleme Oldu Rahmet (3:22)
596. Ahmed Feyzi – Arzuhal (4:13)
597. Ahmed Feyzi – AY – Ah Bu Ölüm (4:44)
598. Ahmed Feyzi – AY – Aşkınla Yandım (4:56)
599. Ahmed Feyzi – AY – Fani Ömrüm (5:23)
600. Ahmed Feyzi – AY – Gidemedim Medine’ye (5:10)
601. Ahmed Feyzi – AY – Hasretim Var (6:06)
602. Ahmed Feyzi – AY – Selam Sana Ya Nebi (4:52)
603. Ahmed Feyzi – AY – Sultanım (4:47)
604. Ahmed Feyzi – AY – Sultanım mono (4:45)
605. Ahmed Feyzi – AY – Yüce Mevlam (4:09)
606. Ahmed Feyzi – AY – İbret Değil mi (5:38)
607. Ahmed Feyzi – Aşık Olsam (5:48)
608. Ahmed Feyzi – Bu Aklı Fikrile (4:26)
609. Ahmed Feyzi – Bülbülü şeyda (2:33)
610. Ahmed Feyzi – Canım Efendim (6:37)
611. Ahmed Feyzi – Efendime götürün (4:05)
612. Ahmed Feyzi – Esma Zikri (5:15)
613. Ahmed Feyzi – Ezanlar (4:27)
614. Ahmed Feyzi – K – Aşkın Yakar Efendim (6:17)
615. Ahmed Feyzi – K – Aşığın Oldum (5:40)
616. Ahmed Feyzi – K – Canım Medine (4:31)
617. Ahmed Feyzi – K – Sana Geliyorum (4:12)
618. Ahmed Feyzi – K – Sevdamız (3:43)
619. Ahmed Feyzi – K – Son Yolculuk (6:18)
620. Ahmed Feyzi – K – Yak Kalbini (4:23)
621. Ahmed Feyzi – K – Yüce Yaradan (5:22)
622. Ahmed Feyzi – K – Ümmetine (5:03)
623. Ahmed Feyzi – Medet Ya Rasul (5:35)
624. Ahmed Feyzi – Medine Gülü (4:52)
625. Ahmed Feyzi – N – Anam (4:55)
626. Ahmed Feyzi – N – Ezanlar (4:10)
627. Ahmed Feyzi – N – Geldim Kapına (4:20)
628. Ahmed Feyzi – N – Güzel Mekkem (4:19)
629. Ahmed Feyzi – N – Hasret Gözyaşları (4:53)
630. Ahmed Feyzi – N – Mevlaya (3:44)
631. Ahmed Feyzi – N – Nur Sultan (4:12)
632. Ahmed Feyzi – N – Sana Verdim Yüreğimi (4:58)
633. Ahmed Feyzi – N – Zikri Alem (4:18)
634. Ahmed Feyzi – N – Özledim (2:34)
635. Ahmed Feyzi – Ne Zaman (5:40)
636. Ahmed Feyzi – Nur yüzlüm (6:55)
637. Ahmed Feyzi – Sen Efendim (4:07)
638. Ahmed Feyzi – Seni Özledim (4:57)
639. Ahmed Feyzi – Sultanlar Bahçesi (7:53)
640. Ahmed Feyzi – Sultanım (4:42)
641. Ahmed Feyzi – TS – Allah De (Celle Celâlühü) (4:26)
642. Ahmed Feyzi – TS – Fon (0:47)
643. Ahmed Feyzi – TS – Gül Yüzlü Sultanım (5:15)
644. Ahmed Feyzi – TS – Hasretim Kabeye (5:41)
645. Ahmed Feyzi – TS – Medinem (3:42)
646. Ahmed Feyzi – TS – Nasib Eyle Cennetini (4:11)
647. Ahmed Feyzi – TS – Sana Gelsem Ey Rasul (6:07)
648. Ahmed Feyzi – TS – Tutkunum Sana (5:23)
649. Ahmed Feyzi – TS – Yakma Allah’ım (Celle Celâlühü) (5:05)
650. Ahmed Feyzi – TS – Zikredelim Mevlayı (5:24)
651. Ahmed Feyzi – TS – Şefaat Eyle (5:57)
652. Ahmed Feyzi – Ya Nebi (5:40)
653. Ahmed Feyzi – Ya Nebi (5:48)
654. Ahmed Feyzi – Ya Rasulullah (6:58)
655. Ahmed Feyzi – Yolumuz Medineye (6:06)
656. Ahmed Feyzi – Ölüm Var (5:52)
657. Ahmed Karaca – Aşkın İle (5:39)
658. Ahmed Karaca – Fani Dünya (6:12)
659. Ahmed Karaca – Hu Dedikçe (4:52)
660. Ahmed Karaca – Mevlaya Doğru (4:26)
661. Ahmed Karaca – Ya Nebi (5:39)
662. Ahmed Muhammed – Anne Baba (5:17)
663. Ahmed Muhammed – Bir Tane Gaffar (3:24)
664. Ahmed Muhammed – Biz Gidiyoruz Cennete (6:06)
665. Ahmed Muhammed – Biz Gidiyoruz Cennete (6:01)
666. Ahmed Muhammed – Buldum Seni Allahım (5:04)
667. Ahmed Muhammed – Buldum Seni Allahım (4:55)
668. Ahmed Muhammed – C – Aziz İstanbul (6:17)
669. Ahmed Muhammed – C – Aşere-i Mübeşşere (6:33)
670. Ahmed Muhammed – C – Esma-ül Hüsna (3:56)
671. Ahmed Muhammed – C – Nurunla Yaşıyorum (6:14)
672. Ahmed Muhammed – C – Selam Olsun (6:20)
673. Ahmed Muhammed – C – Seninle Güzel Ey Rasul (4:22)
674. Ahmed Muhammed – C – Susuz Çöller Geçtim (5:09)
675. Ahmed Muhammed – C – Yak Sultanım (6:15)
676. Ahmed Muhammed – C – İşte Düşman (Şeytan) (5:43)
677. Ahmed Muhammed – C – İşte Düşman (Şeytan) giriş (0:11)
678. Ahmed Muhammed – C – İşte Düşman (Şeytan) giriş (0:22)
679. Ahmed Muhammed – Cennet Kervanı (4:14)
680. Ahmed Muhammed – En Büyük Allah (3:46)
681. Ahmed Muhammed – Hazan Ölüm (4:16)
682. Ahmed Muhammed – Hazreti Kuran (4:38)
683. Ahmed Muhammed – Muhammed Mustafa (7:12)
684. Ahmed Muhammed – Peygamberim (3:17)
685. Ahmed Muhammed – Salavat (0:22)
686. Ahmed Muhammed – Tevbe (4:25)
687. Ahmed Muhammed – Ya Mehdi (4:47)
688. Ahmed Muhammed – Ya Muhammed Mustafa (7:05)
689. Ahmed Muhammed – Özledik Ya Habiballah (3:13)
690. Ahmed Muhammed – İlahî Çare (4:11)
691. Ahmed Muhammed – İlahî Şifa (2:48)
692. Ahmed Tunç – Ağlayan Bebek (3:39)
693. Ahmed Tunç – Bahçevan (4:31)
694. Ahmed Tunç – Bahçıvan (4:35)
695. Ahmed Tunç – Fetih Marşı (5:36)
696. Ahmed Tunç – Gelecek Bahar (3:30)
697. Ahmed Tunç – Gençliğe çağrı (4:42)
698. Ahmed Tunç – Güneş Artık Doğuyor (5:59)
699. Ahmed Tunç – Osmanlı (4:59)
700. Ahmed Turan – Ateşi aşka (5:38)
701. Ahmed Turan – Dosta Götürün (5:41)
702. Ahmed Turan – Görmeye geldim (6:54)
703. Ahmed Turan – Kerbela 2 (7:38)
704. Ahmed Turan – Rabbim Bize (6:01)
705. Ahmed Turan – Sev Annenle Babanı (5:03)
706. Ahmed Turan – Uhud Dağı (3:58)
707. Ahmed Turan – Ya Muhammed (4:56)
708. Ahmed Turan – Yolların Senin (6:30)
709. Ahmed Turan Öztürk – Bir Top Bez (3:32)
710. Ahmed Turan Öztürk – CAN YANAR (5:27)
711. Ahmed Turan Öztürk – Karar Var (2:48)
712. Ahmed Turan Öztürk – Kubbesiz Secde (5:18)
713. Ahmed Turan Öztürk – Sevgi Canımda Gül Oya (3:38)
714. Ahmed Yılmaz – Destan (3:13)
715. Ahmed Yılmaz – Ey Oğul (4:22)
716. Ahmed Yılmaz – Genç Osman (3:51)
717. Ahmed Yılmaz – Güzel ölüm (4:42)
718. Ahmed Özhan – A Sultanım (2:35)
719. Ahmed Özhan – Can Yine Bülbül old (2:49)
720. Ahmed Özhan – Gece Gündüz Döne Döne (4:31)
721. Ahmed Özhan – Gönül Hayran Oluptur (3:48)
722. Ahmed Özhan – Güzel Aşık (3:02)
723. Ahmed Özhan – Hak Şerleri Hayreeler (5:26)
724. Ahmed Özhan – Veysel Karani (4:29)
725. Ahmed Özhan – Yunus Diye Diye (4:10)
726. Ahmed Özhan – İlim İlim Bilmektr (4:08)
727. Ahmed Özhan – İsmi Sübhan Virdinmi Var (3:26)
728. Ahmed Özhan – Şu Divane Gönlüm (4:23)
729. Ahmet TURAN – Affet günahımı (5:00)
730. Ahmet TURAN – Allah için (3:21)
731. Ahmet TURAN – Aşk meydanında (4:58)
732. Ahmet TURAN – Bübü’s selam kapısından (3:37)
733. Ahmet TURAN – Der Allah Allah (3:53)
734. Ahmet TURAN – Derman olur (4:03)
735. Ahmet TURAN – Gelsin Muhammed’im (4:54)
736. Ahmet TURAN – Görki neler var (5:02)
737. Ahmet TURAN – Habibimiz Muhammed (4:43)
738. Ahmet TURAN – Kaçar Şeytan (4:29)
739. Ahmet TURAN – Menzil (6:30)
740. Ahmet TURAN – Nasihat (3:52)
741. Ahmet TURAN – Neyini aldım (4:11)
742. Ahmet TURAN – Nurundan Muhammed’in (3:05)
743. Ahmet TURAN – Sen Mevlayı nasıl buldun (6:46)
744. Ahmet TURAN – Son durağın (4:24)
745. Ahmet TURAN – Uhud dağı (3:58)
746. Ahmet TURAN – Virdim Muhammed çağırır (2:44)
747. Ahmet TURAN – Vur defe Allah desin (3:11)
748. Ahmet TURAN – Ya hü hak (3:03)
749. Ahmet TURAN – Yeşil berat (6:04)
750. Ahmet Yılmaz-30 Kupona-Genç Osman (4:01)
751. Ahmet Yılmaz-30 Kupona-Mevlam İki Dert Vermiş (4:31)
752. Ahmet Yılmaz-30 Kupona-Nasihat (4:32)
753. Ahmet Özhan – Affet İsyanım Benim!!s (2:24)
754. Ahmet Özhan – Arayı Arayı Bulsam İzini!!s (4:04)
755. Ahmet Özhan – Ayırma Beni Senden Yaradan!!s (2:39)
756. Ahmet Özhan – Bağrımdaki Biten Başlar!!s (2:37)
757. Ahmet Özhan – Bir Mahşerdir Kopup Gelen!!s (2:46)
758. Ahmet Özhan – Bir Nokta İdim!!s (4:00)
759. Ahmet Özhan – Dertli!!s (3:34)
760. Ahmet Özhan – Gaflet Uykusunda!!s (4:58)
761. Ahmet Özhan – Gani Mevlam Nasip Etse!!s (5:13)
762. Ahmet Özhan – Hak Yoluna Gidenlerin!!s (5:45)
763. Ahmet Özhan – Mevlam Sana Ersem Diye!!s (5:12)
764. Ahmet Özhan – Mevlam Sana Ersem Diye!!s (5:12)
765. Ahmet Özhan – Mülk-i Bekâdan Gelmişem!!s (4:27)
766. Ahmet Özhan – Müştakım Yâre!!s (2:25)
767. Ahmet Özhan – Solmadan Bağın!!s (2:30)
768. Ahmet Özhan – Tende Canım!!s (2:49)
769. Ahmet Özhan – Y – Alemler Nura Garkoldu (4:01)
770. Ahmet Özhan – Y – Aşkın İle Aşıklar (1:42)
771. Ahmet Özhan – Y – Bağrımdaki Biten Başlar (3:12)
772. Ahmet Özhan – Y – Ben Yürürüm Yane Yane (2:35)
773. Ahmet Özhan – Y – Canım Kurban Olsun (4:48)
774. Ahmet Özhan – Y – Gece Gündüz (2:08)
775. Ahmet Özhan – Y – Gelin Gidelim (2:30)
776. Ahmet Özhan – Y – Mestu Hayranım (1:48)
777. Ahmet Özhan – Y – Mevlam Sana (2:57)
778. Ahmet Özhan – Y – Neyleyim Dünyayı (2:46)
779. Ahmet Özhan – Y – Saz Eserleri (3:15)
780. Ahmet Özhan – Y – Yaylı Tambur Taksimi (1:31)
781. Ahmet Özhan – Y – Ömrün Bitirmiş (4:58)
782. Ahmet Özhan – Y – Şol Cennetin Irmakları (3:04)
783. Ahmet Özhan – Yanmaktan Usanmazam!!s (3:37)
784. Ahıskalı Tevfik – Can Ahmed e (5:36)
785. Ahıskalı Tevfik – Can Ahmedim (6:21)
786. Ahıskalı Tevfik – Cebrailim (6:26)
787. Ahıskalı Tevfik – Senin İçin (4:44)
788. Ali Ercan – Allah Korkusu (7:44)
789. Ali Ercan – Arayu Arayu (7:03)
790. Ali Ercan – Başka Arama (5:58)
791. Ali Ercan – Camiye Gel (4:51)
792. Ali Ercan – Demedimmi (5:59)
793. Ali Ercan – DM – Aldatıcı Dünya (3:10)
794. Ali Ercan – DM – Doyulmaz ki Muhammed’e (asm) (16:22)
795. Ali Ercan – DM – Sana Geldim Muhammed (asm) (8:38)
796. Ali Ercan – Duy Baba – 2 (6:55)
797. Ali Ercan – Duy Baba – 3 (9:54)
798. Ali Ercan – Dönersin (7:41)
799. Ali Ercan – Gördünmü (9:01)
800. Ali Ercan – Hakka Çağrı (4:09)
801. Ali Ercan – Hasan İle Hüseyin (5:27)
802. Ali Ercan – Koca Dünya (5:05)
803. Ali Ercan – Muhammedin Gelmesiyle (3:03)
804. Ali Ercan – Nerde Mal Sahibi – 2 (9:54)
805. Ali Ercan – Nerede Mal Sahibi (9:38)
806. Ali Ercan – NUR – Arayı Arayı (7:24)
807. Ali Ercan – NUR – Aşkın İle Aşıklar (3:33)
808. Ali Ercan – NUR – Dağlar İle (7:14)
809. Ali Ercan – NUR – Kimse Çare Bulamaz Ölüme (3:20)
810. Ali Ercan – NUR – Koca Dünyada (6:11)
811. Ali Ercan – NUR – Nuru İle Alemlere Rahmet Olan Muhammed(ASM) (8:36)
812. Ali Ercan – NUR – Ölüm Ardıma Düşüp de Yorulma (2:34)
813. Ali Ercan – Rabbim (3:37)
814. Ali Ercan – Çaresi Yok (4:50)
815. Ali Ercan -A- Arayu Arayu (10:32)
816. Ali Ercan -A- Gözyaşımı Sormayın Bana (4:17)
817. Ali Ercan -A- Güller Rasul (AS) Emrindedir (4:11)
818. Ali Ercan -A- Medineye Matem İndi (5:10)
819. Ali Ercan -A- Mekke Sokakları Karanlıktaydı (5:06)
820. Ali Ercan -A- Yolcusun (2:48)
821. Ali Ercan -A- İbretle Bak Dünyaya (5:18)
822. Ali Ercan -A- İsmini Yazarken Çatladı Kalem (5:17)
823. Ali Oktay – A – Seyda (4:35)
824. Ali Oktay – A – Aşk mıdırki (3:42)
825. Ali Oktay – A – Fani Dünya (5:03)
826. Ali Oktay – A – Hakka Yalvar (4:52)
827. Ali Oktay – A – Hakka Yalvarr (2:18)
828. Ali Oktay – AZERBEYCAN!!s (2:17)
829. Ali Oktay – Aziz Üstadim (3:37)
830. Ali Oktay – AZİZ ÜSTADIM!!s (3:35)
831. Ali Oktay – EFENDİM!!s (2:52)
832. Ali Oktay – GURBET!!s (2:42)
833. Ali Oktay – Hakdan geldik (4:12)
834. Ali Oktay – HAKTAN GELDİK!!s (4:14)
835. Ali Oktay – HÜLYASI YETER!!s (3:32)
836. Ali Oktay – SANA GELDİM!!s (2:34)
837. Ali Oktay – ÖMÜR!!s (4:37)
838. Ali Oktay – İSTANBUL!!s (3:51)
839. Ali Toprak – D – Allah Emrin Tuatalım (2:19)
840. Ali Toprak – D – Amenna Söyledik (3:49)
841. Ali Toprak – D – Ben Bu Aşka Düş Oldum (3:44)
842. Ali Toprak – D – Dertli Dolap (Kaside) (3:45)
843. Ali Toprak – D – Ey Dil Bize Ver & Derman Arardım (4:25)
844. Ali Toprak – D – Gelin Gidelim & Ruhi Siyahım (5:19)
845. Ali Toprak – D – Hor Bakma Toprağa (4:31)
846. Ali Toprak – D – Kafinun Hitabı (4:46)
847. Ali Toprak – D – Nâr-ı Hasret (Kaside) (4:04)
848. Ali Toprak – D – Salik Meratip (3:54)
849. Ali Toprak – D – Tevhid Etsin Dilimiz (2:13)
850. Ali Toprak – D – Uyan Be Hey Gafil (Kaside) (4:39)
851. Ali Yılmaz – Başıboş (4:55)
852. Ali Yılmaz – Beklenti (3:22)
853. Ali Yılmaz – Beklenti! (3:22)
854. Ali Yılmaz – Cihad Şafakları (4:38)
855. Ali Yılmaz – Dostum (3:45)
856. Ali Yılmaz – Gerçek Sevdalar (3:53)
857. Ali Yılmaz – Sitem (3:50)
858. Ali Yılmaz – Yeter Artık (3:57)
859. Alper – Adını Anıyorum (5:31)
860. Alper – Bir Garip Sevda (5:46)
861. Alper – Divane Olsam (3:22)
862. Alper – Hasret Gülleri (3:56)
863. Alper – Konuş Ne Olur (4:15)
864. Alper – S – Bir Umut (5:12)
865. Alper – S – Efendim (5:29)
866. Alper – S – Gelde Bana Sor (6:13)
867. Alper – S – Hicran Perisi (5:29)
868. Alper – S – Olmaz Olmaz (4:29)
869. Alper – S – Onlar (5:36)
870. Alper – S – Saatler Bitmiyor (5:40)
871. Alper – S – Sular Gibi (6:04)
872. Alper – Sensin Gülüm (6:55)
873. Alper – Sensiz (5:02)
874. Alper – Yakarış (4:24)
875. Alper – Yanar Bu Gönül (5:08)
876. Alper – Yağmur (5:02)
877. Alperen – Çeçen Milli Marşı (5:31)
878. Arabic – Hisham Abbas – Alasma’ El Hosna (3:14)
879. ARAPÇA – BE İSLAMİİ (2:59)
880. Arapça – Mevlaya Salli (4:19)
881. Arapça İlahiler – Ente (5:06)
882. Arapça İlahiler – Evvelül (4:29)
883. Arif Nazım – Ağla Gülüm (2:44)
884. Arif Nazım – Ağlama Anam (2:58)
885. Arif Nazım – Benim İçin Ağla (7:26)
886. Arif Nazım – Boynumuz Bükük Şimdi (4:24)
887. Arif Nazım – Boyun Eğme (3:20)
888. Arif Nazım – Cihanın Sevgilisi (4:02)
889. Arif Nazım – Doğuyor Bak (2:41)
890. Arif Nazım – Döküldüm Yollarına (4:57)
891. Arif Nazım – Güneş Seninle Doğacak (3:27)
892. Arif Nazım – Günlerim Geçmiyor (4:01)
893. Arif Nazım – Halay (2:52)
894. Arif Nazım – Hasretindeyim (3:36)
895. Arif Nazım – Hasretindeyim FİLTERED (3:36)
896. Arif Nazım – Hepmi Ağlayacak Bu Adam (5:01)
897. Arif Nazım – Her Gece (5:27)
898. Arif Nazım – Karadeniz Gibi (3:17)
899. Arif Nazım – Mevlam Yad Ellerde (5:17)
900. Arif Nazım – Muş Türküsü (4:16)
901. Arif Nazım – Nadide (3:16)
902. Arif Nazım – O Geliyor (3:33)
903. Arif Nazım – Sen Gideli (4:41)
904. Arif Nazım – Sıra Dağlaeda Düğün (3:00)
905. Arif Nazım – Tereleylim (4:07)
906. Arif Nazım – Unutma Beni (4:36)
907. Arif Nazım – Vatan Yazım Sazıma (5:05)
908. Arif Nazım – Ve Sen Uzaklardasın (3:53)
909. Arif Nazım – Y – Beni Öldü Say (4:18)
910. Arif Nazım – Y – Halay (2:57)
911. Arif Nazım – Y – O Geliyor (3:33)
912. Arif Nazım – Y – Unutma Beni (4:25)
913. Arif Nazım – Y – Ye Babam Ye (3:51)
914. Arif Nazım – Ye Babam Ye (4:03)
915. Arif Nazım – Üsküdar (4:24)
916. Arif Nazım – İstanbulda Bir Akşam (4:21)
917. Arif Nazım – Şiir – Bulunur (4:00)
918. Arif Nazım – Şiir – Hani (3:34)
919. Arif Nazım – Şiir – Usandık (2:42)
920. Arif Nazım – Şiir – Vay (3:48)
921. Aykut Kaşkaya – Bahar ülkesi (3:39)
922. Aykut Kaşkaya – Süleymaniye (4:18)
923. Aykut Kuşkaya – Ah İstanbul (2:54)
924. Aykut Kuşkaya – Akşamlar (4:39)
925. Aykut Kuşkaya – Allah Sorar (4:10)
926. Aykut Kuşkaya – Anne (3:02)
927. Aykut Kuşkaya – Ağlarken Gülebilmek (3:50)
928. Aykut Kuşkaya – Bilmem Nedendir (4:03)
929. Aykut Kuşkaya – Biraz Can (3:59)
930. Aykut Kuşkaya – Birde Seni (4:17)
931. Aykut Kuşkaya – Birlikteyiz İşte (4:49)
932. Aykut Kuşkaya – Bu Şarkım (6:52)
933. Aykut Kuşkaya – Haber Versem Toprağa (3:44)
934. Aykut Kuşkaya – Hiç (4:16)
935. Aykut Kuşkaya – Kafesli evler (5:12)
936. Aykut Kuşkaya – Kaldırımlar (4:40)
937. Aykut Kuşkaya – Kaldırımlar – 1 (4:49)
938. Aykut Kuşkaya – Kaldırımlar -2- (4:34)
939. Aykut Kuşkaya – Neredeydiniz (2:49)
940. Aykut Kuşkaya – Nereye Kadar (6:19)
941. Aykut Kuşkaya – Serseri (3:49)
942. Aykut Kuşkaya – Ses (4:25)
943. Aykut Kuşkaya – Sigaram Tütüyor (3:03)
944. Aykut Kuşkaya – Tüm insanlar gibi (3:39)
945. Aykut Kuşkaya – UG- Derde Derman Arardım (3:19)
946. Aykut Kuşkaya – UG- Dilhanesi.. (3:36)
947. Aykut Kuşkaya – UG- Ey Aşıkı Dildade (3:38)
948. Aykut Kuşkaya – UG- Gel Gör Beni (2:34)
949. Aykut Kuşkaya – UG- Göçtü Kervan (3:26)
950. Aykut Kuşkaya – UG- Gül Yüzünü (4:08)
951. Aykut Kuşkaya – UG- Güzel Aşık (4:00)
952. Aykut Kuşkaya – UG- Milki Bekadan Gelmişem (2:54)
953. Aykut Kuşkaya – UG- Severim Ben Seni (3:49)
954. Aykut Kuşkaya – UG- Tevhid Etsin Dilimiz (3:15)
955. Aykut Kuşkaya – UG- Uyan Ey Gözlerim (5:00)
956. Aykut Kuşkaya – UG- Şol Cennetin Irmakları (4:23)
957. Aykut Kuşkaya – Umut sancısı (4:23)
958. Aykut Kuşkaya – Yalnızlığım (3:43)
959. Aykut Kuşkaya – Yattığım kaya (4:14)
960. Aykut Kuşkaya – Yaşıyoruz Sadece (3:23)
961. Aykut Kuşkaya – Yeni Bir Şarkı (5:00)
962. Aykut Kuşkaya – Yeniden (3:18)
963. Aykut Kuşkaya – Yok Yok Yok (4:06)
964. Aykut Kuşkaya – İbrahim (5:17)
965. Aziz Hcaoğlu – Birgün İnanırsın (2:11)
966. Aziz Hocaoğlu – Ömür Geçer (1:34)
967. BAHADIR – Can Verilir (3:57)
968. BAHADIR – Dünya Yalan (6:13)
969. BAHADIR – Habibim (5:38)
970. BAHADIR – Namaz (7:12)
971. BAHADIR – Rabb-i Rahimim (4:39)
972. BAHADIR – Vazifem (3:29)
973. BAHADIR – Ya Rabbim (3:55)
974. BAHADIR – Yaralıyam (4:16)
975. Bayram Büyükoruc – Arafata Ciktim (4:43)
976. Bayram Büyükoruc – ASkinla Döner (4:19)
977. Bayram Büyükoruc – Bayram Olur (4:07)
978. Bayram Büyükoruc – Bir İsaret Ver (5:56)
979. Bayram Büyükoruc – Cennet Evi (5:00)
980. Bayram Büyükoruc – Derdime Kurban (3:52)
981. Bayram Büyükoruc – Gül Yagiyor (5:11)
982. Bayram Büyükoruc – Ibadillah (5:39)
983. Bayram Büyükoruc – Sana Geldim (5:55)
984. Bayram Büyükoruc – Sultanimin Köyü (3:02)
985. Bayram Büyükoruç – O – Akar Gözyaşım (5:10)
986. Bayram Büyükoruç – O – Asr-ı Saadet (4:47)
987. Bayram Büyükoruç – O – Ağlayu Ağlayu (4:40)
988. Bayram Büyükoruç – O – Biri Anam Biri Babam (5:14)
989. Bayram Büyükoruç – O – Bitir Bu Hasreti (4:19)
990. Bayram Büyükoruç – O – Havar (3:09)
991. Bayram Büyükoruç – O – Kutlu Şehir (5:32)
992. Bayram Büyükoruç – O – Ona Götürün (6:04)
993. Bayram Büyükoruç – O – Sultanımın İlleri (4:01)
994. Bayram Büyükoruç – O – Tövbekar Oldum (3:47)
995. Bayram Büyükoruç – O – Özledim (4:14)
996. Bayram Büyükoruç – Aşkım Sanadır (4:26)
997. Bayram Büyükoruç – Bu Gece (7:11)
998. Bayram Büyükoruç – K – Affet Allah’ım (3:47)
999. Bayram Büyükoruç – K – Hû Allah (Celle Celâlühü) (4:35)

ilahiler dinle nihat hatipoğlu sohbetleri
ali ercan ilahileri
ilahi dinlemek istiyorum ilahiler dinle Ayetel Kürsi Dinle
İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ezan Nedir – ezan’nın Anlamı Fazileti önemi

Ezan Nedir – ezan’nın Anlamı Ezan (Arapça: أَذَان), İslam dininde namaz vaktinin geldiğini insanlara bildirmek için yapılan çağrıya verilen isimdir. Ezân-ı Muhammedî olarak da adlandırılır. Sözlük anlamı bildirmek demektir. Ezan okuyan kişiye müezzin denir.

İlk ezan 622 yılında okundu. Ezan’dan önce müslümanları namaza çağırmak için çeşitli yöntemler kullanılmaktaydı. Sabit bir yöntemde karar vermek üzere Muhammed’in de katıldığı istişare toplantılarında ortak bir karara varılmamış olup daha sonraları sahabeden bazı kimselerin (Abdullah bin Zeyd) gördükleri rüyalar sonuncunda mevcut ezan kullanılmaya başlanmıştır. Muhammed’in emriyle ilk ezan Bilal-i Habeşi tarafından okunmuştur.

Ezan ile ilgili Kuran-ı Kerim’in Maide ve Cuma surelerinde çeşitli ayetler mevcuttur

Okunuşu, Bir namaz için daha vakti gelmeden ezan okumak İslam fıkhına göre caiz değildir. İslam dininde genel kabule göre ezan okurken kıbleye yönelinir. Müezzin, Hayya ales-salah derken sağ tarafa, hayya alel-felah derken sol tarafa döner. Ezanda sesin yükselmesine yardımcı olsun diye iki parmağın uçları ile iki kulağın tıkandığı gözlenir. Ezanda, her cümle arasında bir bekleme yapılır. İkinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna teressül, irtisal denilir.

Eski İstanbul geleneğinde her vakte ait ezan farklı bir makamda okunurdu. Buna göre;

Sabah Ezanı: Sabâ, Dilkeşhâveran makamında

Öğle Ezanı: Sabâ, Hicaz makamında

İkindi Ezanı: Hicaz makamında

Akşam Ezanı: Hicaz, Rast makamında

Yatsı Ezanı: Hicaz, Bayatî, Nevâ veya Rast makamında okunurdu.

Sabah namazından önce verilen salâ da Dilkeşhâveran makamından söylenirdi.

Kaynak ; tr.wikipedia.org

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ezan Sözleri

Ezan Sözleri ; ezanda okunan sözler nelerdir, ezanın anlamı, ezanın manası, önemi fazileti

EZÁN-I MUHAMMEDÍ´NÍN KELÌMELERÌ
Ezanın Sözleri Nasıldır? Ezanın sözleri ve bu sözlerin kısaca mânaları şöyledir

Allâhu Ekber Allâhu Ekber. اللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Allâhu Ekber Allâhu Ekber. اللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah اَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah اَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدَاً رَسُولُ اللّه

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدَاً رَسُولُ اللّه

Hayye ale’s-Salâh حَىَّ عَلَى الصَّلاةِ

Hayye ale’s-Salâh حَىَّ عَلَى الصَّلاةِ

Hayye ale’l-Felâh حَىَّ عَلَى الْفَلاحِ

Hayye ale’l-Felâh حَىَّ عَلَى الْفَلاحِ

Allâhu Ekber Allâhu Ekber اَللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Lâ ilâhe illâllah لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

“Allah en büyük ve en yücedir. Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet ederim. Muhammed’in (asm) O’nun Resûlü olduğuna da şehâdet ederim. Haydin namaza! Haydin kurtuluş ve felâha! Allâh en büyük ve en yücedir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde ezan bu şekilde okunur. Sadece sabah namazında Hayye ale’l-Felâh dendikten sonra iki kere de: Es-Salâtü hayrün mine’n-nevm: Namaz uykudan hayırlıdır, denilir. Bu ilâveyi Peygamberimiz Hz. Bilâl’e emretmiştir. Uyku dünya rahatını, namaz ukbâ saâdetini te’min ettiğinden ve ukba rahatı, dünya rahatından efdal olduğundan böyle denmiştir. Sabah namazının kazası için okunan ezanda bu ilâvenin söylenmesinde ihtilâf vardır.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ezan dinle, kabe imamı, abdussamed

ezan dinle, en güzel ezan okuma, ezan sesi

Abdulbasit Abdussamed Ezan
[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=vFjoNR8pcXs[/youtube]

Kabe İmamı Sabah Ezanİ
[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=8DWWmfoE-uc[/youtube]

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ezan Duası – Anlamı – Arapça Sesli Dinle

Ezan Duası – Anlamı – Arapça Sesli Dinle
Okunuşu: “Allahumme Rebbe hazihi’d-da’veti’t-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tühlifü’l-mîâd

Anlamı:
“Ey benim ALLAH’ım! Ey bu tam davetin ve vakti gelen, kılınacak olan namazın Rabbi. Peygamberimiz Muhammed (S.A.V)’e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. O’nu kendisine va’dettiğin Makam-ı Mahmud’a eriştir. Muhakkak Sen va’dinden dönmezsin.”

– [youtube]http://www.youtube.com/watch?v=EuU_lpAW_uo[/youtube]

“Kim ezanı işittiği zaman, Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan ALLAH’ım Muhammed (s.a.v)’e vesileyi ve fazileti ver. O’nu kendisine va’dettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır, diye dua ederse kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur.” (Buhari)

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın