CUM’A NAMAZI ve CUM`A GÜNÜNÜN ÖNEMİ FAZİLETİ ANLAMI MANASI

CUM’A NAMAZI ve CUM`A GÜNÜ

——————————————————————————–

Cum’a günü öğlen namazı vakti içinde bir hutbeden sonra cemaatle ve cehren kılınan iki rekat farz-ı ayn namaz.

Cum’a Arapça bir isim olup, “toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk” anlamlarına gelir. Sözlükte cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekat farz namazın da adıdır. Cum’a gününe, müslümanların ibadet için mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir (Zebidî, Tâcu’l-Arüs, V, 306; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 97, 98).

Hafta günlerine İslâm’dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum’a gününe “yevmu’l-arube” denirdi (Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Süheylî’ye göre bu isim süryânîce olup “rahmet” manasına gelmektedir. Cum’a’dan sonraki günler de “şeyar: cumartesi”, “evvel: pazar”, “ehven: pazartesi”, “cebar: salı”, “debar: çarşamba”, “mûnes: perşembe” idi. Araplar’da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum’a adını veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dedelerinden Ka’b İbn Lüeyy’dir. İbn Sîrîn’den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum’a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine’de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn’in rivayeti şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret etmeden ve cum’a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum’a namazı kılmışlardı.” Ensâr: “Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah’ı zikredelim; şükredelim.” dediler. Bunun üzerine: “sebt: cumartesi günü yahudilerin, ahad: pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube: günü yapalım.” demişlerdi. Bu suretle Es’ad İbn Zürâre’nin yanında toplandılar, Es’ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana “cum’a” adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum’a ayeti nazil oldu (Cum’a Suresi, 62/9)

İbn Hazm da: “Cum’a ismi, İslâmî olup, İslâm’dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından “cum’a” ismi verilmiştir.” der. İbn Huzeyme’nin Selmân-ı Fârisî’den yaptığı bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.s.) Selmân’a: “Selmân, sen Cum’ayı ne zannediyorsun?” diye sorunca o da: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) “Senin atan Âdem (a.s.)’in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi.” buyurmuştur. Ebu Hüreyre’den rivayet edilen başka bir hadiste de: “Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a günüdür: Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet’e girdi, yine o gün Cennet’ten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cum’a günü kopacaktır.” buyurulmuştur. (Müslim, Cumua, 5) Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır: “..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin. ”

İbn Hacer’e göre Cum’a Mekke’de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke’de Cum’a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum’anın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke’de Cum’a için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivayeti de bu görüşü desteklemektedir: “Rasûlullah (s.a.s.), hicret etmeden önce Cum’a namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke’de Cum’a kıldırmaya gücü olmadı. Onun için, daha önce Medine’deki müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e mektup yazarak: “Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a iki rekat (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” (Suyütî, ed-Dürru’l-Mensûr, VI, 218, Dâre Kutnî’den naklen: İbn Sa’d, Tabakat, III, 118). Mus’ab (r.a.)’ın Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, oniki idi.

İbn Hacer’in Cum’a namazının Mekke’de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum’a namazının kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum’a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren (el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde bulundurabiliriz.

Diğer taraftan Cum’a namazının farziyetini bildiren ayet (Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine’de ve Hicret’ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde, ilgili âyet daha sonraları Medine’de nazil olmuştur. Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.

Cum’a’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin merkezinde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri üzerine Cum’a namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine yakınında bir yerde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı söylenebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kıldırdığı ilk Cum’a namazı, Ranuna’ denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi*nin temelini attı; sonra Cum’a günü Medine’ye gitmek için yola çıktı. Benu Sâlim yurduna gelince Cum’a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cum’a namazıdır. Cum’a’yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine haricinde ilk Cum’a namazı kılınan yer de Bahreyn’de “Cevâsa” da Abdi Kays Mescidi’dir.

İslâm’da Cum’a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum’a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre’den Allah Rasûlû’nün şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. ” (Buhârî, Cum’a, 1; Müslim, Cum’a hadis no: 856. Müslim’in lafzı az farklıdır).

Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Cum’a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur. ” (Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)

“Her kim Cum’a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum’a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur’ân-ı dinlerler. ” (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)

Cum’a namazını terk edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler varid olmuştur: “Birtakım insanlar ya Cum’a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar. ” (Müslim, Cumua, 12, hadis no: 865)

“Her kim önemsemediği için üç Cum’a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. ” (Ebû Davûd, Salât 210)

“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. ” (Buhârî, Cumua, 6)

Cum’a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum’a sûresinin dokuzuncu âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Cum’a günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmağa koşun; alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. ”

İbn Mâce’de mevcut Hz. Câbir (r.a.)’den rivâyet edilen şu hadis, Cum’a’nın farziyyetinin sünnetle delilidir:

“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tövbe ediniz. (Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek suretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. (Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de (Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki: Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe edinceye kadar. Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul etsin. Şunu da biliniz ki: Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. (Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min bir kimseye imam olmasın. ” (İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no: 1081).

Hz. Peygamber’in Benu Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum’a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi olduğu söylenir. Bu mescide sonradan “Mescid-i Cum’a” adı verilmiştir. Cum’a âyetinin Mekke’de nâzil olduğu da ihtimal dahilindedir. Peygamber (s.a.s.) Cum’a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından yaptığı üç ayaklı minber, mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum’a hutbelerini okumuştur. Yeni minber gelip de Peygamber (s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak “Cizu’n-nahle” adıyla meşhur olmuştur.

Peygamber (s.a.s.) camiye girince, cemaata selam verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa “Celsetu’l-istiraha” denir. Bilâl ezan okumağa başlar; bitirince, Peygamber (s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra iki rek’at olarak Cum’a namazını kıldırırdı. Cum’a namazının ilk rek’atında ekseriyetle Cumu’a sûresini ve ikinci rek’atta da Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum’a namazında toplandığı için, Cumu’a sûresini okumakla, onlara cum’a’nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek’atta A’lâ ve ikincide de Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.

Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında bu şekilde Cum’a namazı kılındı ise de; Halife Hz. Osman (r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikâmet ettiği gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı. Bu ezan Zavra’da okunuyordu. Hz. Osman’ın okuttuğu bu ezan (dış ezan) diğer memleketlerde de okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu’l-Melik de bu dış ezanın hariçte, mesela Medine’nin Zavra’sı gibi şehrin ortasında okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını emretti.

Böylece kitap, sünnet ve icmai ümmet ile sabit olan Cum’a namazı gücü yeten ve şartları kendinde bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rek’at olan Cum’a namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek’at olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret şartlarından başka Cum’a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.

Cum’a Namazının Farz Olmasının Şartları

Cum’a namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından “kapalı anlatım (mücmel)” özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet, hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi “Namazı benim kıldığım gibi kılınız” (Buhârî, Ezan, 18; Edeb, 27) buyurmuştur.

Câbir b. Abdullah’ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti:

“Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır” (Ebû Dâvud, I, 644, H. No: 1067; Dârakutnî, II, 3; Bağavî, Şerhu’s-Sünne, I, 225) Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir:

A) Erkek olmak: Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez (es-Serahsî, II, 22, 23; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, I, 591, 851-852).

B) Hür olmak: Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum’a günü öğle namazını kılmaları yeterlidir. Cum’a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı (mükâteb) kölelerle, kısmen azad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum’a namazı farz olmayan köle esir veya mahkumlar her ne sûretle olursa olsun, Cum’a’yı kılmış olsalar, sahih olur.

C) Mukîm olmak: Yolcuya Cum’a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.

D) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere Cum’a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum’a’yı kılarken onların güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar, vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle Cum’a namazına katılırlarsa yeterli olur (es-Serahsî, II, 22, 23; İbnü’l-Humam, Fethu’l-Kadir, I, 417)

Ayrıca, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum’a namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup camiye götürecek kimsesi olursa, Cum’a’yı kılması İmam Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre farz olur. Üzerlerine Cum’a namazı kılması farı olmayan müslüman kimseler, Cum’a’yı kılmaya imkan bularak kılsalar, vaktin farzını eda etmiş olurlar, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum’a namazı kılmaları farz olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınıyor ise, öğle namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.

Cum’a namazının sahih olması için gerekli şartlar (edasının şartları)

Kılınan bir Cum’a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

A) Cum’a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması

Bu şart, bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cum’a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm (ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.(Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No: 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm’dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî’den nakletmiştir; İbnu’l-Hümam, a.g.e., I, 409).

Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:

Ebû Hanife (ö. 150/767)’ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed (ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.

İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel (ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum’a namazı farz olur (es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I, 259; el-Cezerî, Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Mısır (t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire (t.y.) I, 81).

İmam Mâlik (ö. 179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum’a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:

1) Ebû Hüreyre (ö. 58/677), Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e Cum’a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız olunuz, Cum’a namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.

2) Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720), komutanı Adiy b. Adiy’e yazdığı mektupta, (ahalisi) “çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince: orasının halkına Cum’a namazı kıldıracak bir görevli tayin et” demiştir.

3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum’a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).

4) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum’a namazının Bahreyn’de “Cuvâsâ” denilen bir köy (karye) de kılındığını söylemiştir (Buhârî, Cum’a, II, (I. s. 215); Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., I, 409)

Cum’a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:

1) Hz. Ömer’in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum’a namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum’a namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.

2) Ömer b. Abdülaziz’in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.

3) Kendilerinde Cum’a kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvasâ” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy (karye)” olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar (Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas’ın sözünde, Cüvâsâ için, “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu Kur’ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf, 43/31). Âyetteki “iki köy (karye)” den maksat Mekke ile Tâif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-Kura (köylerin anası)” adı verilmiştir (Şürâ, 42/7). Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre: hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî (ö. 490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “şehir (mısr)” kelimesini kullanır (es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir (Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)

Ebû Bekir el-Cassâs (ö. 370/980), “Eğer Cum’a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi” der ve Hasan’dan, Haccac’ın şehirlerde Cum’a’yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder. (el-Cassâs, Akhâmu’l-Kur’ân V, 237, 238)

İbn Ömer (ö. 74/693), “Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir” derken, Enes b. Mâlik (ö. 91/717), Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet eder ve Cum’a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum’a’yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. (el-Cassâs, aynı yer)

Uygulama örnekleri:

a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum’a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.

Hz. Âişe (ö. 57/676)’den, şöyle dediği nakledilmiştir: “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye Cum’a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi” Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum’a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum’a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum’a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar’a, Medine’de Cum’a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine’ye iki mil uzaklıktadır.

b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum’a’lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir (büyük yerleşim merkezi)” olmayı Cum’a’nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum’a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum’a’nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum’a İslâmî prensip ve emirin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. (es-Serahsî, a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., II, 51)

Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.

a) Şehir ve kasabalar:

Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi (kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde” yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “musallâ (namazgâh)” denen yerlerinde Cum’a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır (İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.

b) Şehir hükmünde olan yerler:

En büyük mescidi, Cum’a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tarifine de uygun düşer (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.

B) Devletin İzninin Bulunması

Cum’a namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.

1) Hanefilerin görüşü:

Hanefi hukukçularına göre, Cum’a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer’den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir: “Kim Cum’a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin” (İbn Mâce, İkâme, 78) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O’nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. (Mecmau’z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum’a’nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum’a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cum’a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum’a’dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum’a’nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.

Ancak yöneticiler Cum’a’ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum’a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da Cum’a namazını kıldırmıştır. (el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)

Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum’a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri Cum’a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar” (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 48)

Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum’a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, “ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen” Cum’a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, “imam yoksa Cum’a namazı kılamazsınız” demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.

İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum’a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: “Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir: Cihad’tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât’ın toplanması, hudut (şer’i cezaların tatbiki) ve Cum’a’ları kıldırmak.” ifadeleri ise hadis değildir. Fethu’l-Kadir’de (II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî’ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da “Fıkhu’s-Sünne” adlı esrinde (1, 306) bunun aynı şekilde Hasan’ü’l Basrî’ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.

Veliyyü’l-Emr yoksa

Veliyyü’l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm’ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü’l-emr’i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani müslümanların İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle böyle bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum günümüzün müslümanlarına; İslâm’ın öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip olmadığımıza göre, kıldığımız Cum’a namazının hükmü nedir? Diye başlayan ve onun etrafında dönüp dolaşan diğer bir takım soruları daha sordurmaktadır.

Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım:

Bu konuda İbn Nüceym der ki:

“Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin (Cumu’a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir.” (İbn Nuceym, el-Bahrü’r-Râik, II, I55).

Buradaki: “zaruret dolayısıyla caizdir” ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum’a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin varolmaması hallerinde de bu zaruretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi bir durum yoktur. Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik eden hâkim) ile halifenin varlığı, İslâmî hükümlerin yürürlükte olmasının en belirgin gerekleri ve dışa yansıyan yönleridir. Bunların varolmamaları halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde uygulanabilmeleri sözkonusu değildir. Şayet bu durum, Cum’a namazını kılmamayı gerektirecek bir hal olsaydı, İbn Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim: “Zaruret dolayısıyla caizdir” gibi bir ifade kullanmaz, “Cum’a namazı sâkıt olur” demesi gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan yönetimlerin çatısı altında bulunulan hallerde söz edilmezdi.

*** CUMA SURESİ ***

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

REGÂİB KANDiLi VE ÖNEMİ FAZİLETİ

REGÂİB KANDiLi

——————————————————————————–

Regâib, arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarfetmek demektir. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”‘den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, “reğîbe”dir. “Reğîbe”nin çoğulu da “reğâib” dir. Kelime olarak “Regâib”in aslı budur.

Regâib kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Ancak “reğabe”den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur’ân’da sekiz yerde geçmekte ve “reğabe”nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır (el-Bakara, 2/ 130; en-Nisa, 4/ 127; et-Tevbe, 9/59,120; Meryem, 19/46; el-Enbiyâ, 21/90; el-Kalem, 68/32; el-İnşirah, 94/8).

Terim olarak Regâib, türkçede kandil geceleri dediğimiz mübârek gecelerden biridir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Receb’in, müslümanlar arasında kutsal kabul edilen ilk cuma gecesidir. Bu gecede Yüce Allah’ın rahmet, bağış ve yardımlarının dağıtıldığına inanılır.

Hz. Muhammed (s.a.s)’in Receb’in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Fakat bu rivâyetlerin de, herhangi bir dayanağı yoktur. Müslümanlar arasında, Regâib gecesinde on iki rekât namaz kılma alışkanlığı, ilk kez on ikinci yüzyılın başlarında görülmüştür. Bu na “Müslümanlar arasında mübarek sayılan “Regâib” gecesi ibadetle ihya edilir.

Namazın kılınması, fıkıh alimleri arasında tartışma konusu olmuştur. Alimlerin ekseriyeti, aslında böyle bir namazın olmadığı kanaatinde birleşmişlerdir.

On sekizinci asırda, Regâib geceleri tekke ve zaviyelerde gösterişli törenlerle kutlanmaya başlandı. Tasavvuf ehli olan şairler, bu gece için “reğâibiye” adı verilen şiirler yazdılar. Bu şiirlerin bazıları bestelenerek yapılan törenlerde okundu. Diğer kandil gecelerinde olduğu gibi, Regâib kandillerinde de minârelere kandillerin asılması gelenek haline geldi. Halk arasında Regâib gecelerinde ibâdet ve duada bulunma, geceyi kandil simidi ve şekerlemeleri ile kutlama âdeti yerleşti. Bu gibi âdetler, günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

Nureddin TURÇAY

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜBÂREK GECELER ve GÜNLER

MÜBÂREK GECELER ve GÜNLER

——————————————————————————–

Mübârek sözcüğü “bârake”nin ism-i mef’ulü olup, hayır ve bereket verilmiş demektir. Bir terim olarak Cenab-ı Hakk’ın başka gecelerden üstün kıldığı geceleri ifade eder.

İslam dininde ibadetler kamerî aylara göre emredilmiştir. Kamerî takvime göre günün, önce gecesi, sonra gündüzü gelir. Mesela cuma gecesi dendiği zaman perşembeyi cumaya bağlayan gece kastedilir.

Allah Teâlâ bu geceleri, diğer gecelerden daha faziletli (üstün) yaratmış ve bu gecelerde yapılan ibadetlere daha çok mükâfat vermiştir. Aynı zamanda önemli bazı işleri de bu gecelerde yaratır. Bunun için bu gecelere mübarek geceler denir.

Mübârek geceler yedi tane olup şunlardır:

1) Cuma gecesi: Her hafta perşembeyi cumaya bağlayan gecedir.

2) Ramazan bayramı gecesi: Bu, Ramazanın son gününü, ramazan bayramına bağlayan gecedir.

3) Kurban bayramı gecesi: Zilhicce ayının 10. gecesidir.

Yukarıdaki üç geceye ait her hangi bir ibadet yoktur. Ancak bu gecelerde yapılan ibadet, dua ve iyilikler Allah Teâlâ tarafından, fazlası ile mükâfatlandırılır. Bu gecelerde yapılan dua hakkında Rasûlûllah (s.a.s) şöyle buyurur: “Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan dualar geri çevrilmez: 1- Receb’in ilk cuma gecesi (Regâib gecesi) 2- Şabanın onbeşinci gecesi (Beraat gecesi) 3- Cuma gecesi 4- Ramazan bayramı gecesi 5- Kurban bayramı gecesi “.

4) Kadir gecesi: Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Râsulullah (s.a.s)’den bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. “Kadir,gecesini Ramazan’ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27; 29) gecelerinde arayınız” (en-Nevevi, Riyâzü’s-Salihin, II, H. No: 1197).

Ancak İslâm alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir.

Şanı Yüce ve kadri büyük olduğu için bu geceye “Kadir gecesi” denmiştir.

Bu konuda Kadir Suresi’nde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz, Kur’an-ı, Kadir gecesi indirdik. Sen o Kadir gecesinin ne olduğunu bildin mi? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve ruh (Cebrail) Rablerinin izni ile, bütün emirlerle inerler. O gece, şafak atıncaya kadar emniyetli ve selametli bir gecedir” (el-Kadr, 97/1-5).

Bu sûreye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır:

a) Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve yirmiiki yıl sürmüştür.

b) Kadir; takdir anlamındadır. Yani bu gece, Allah’ın, ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yer yüzüne iner.

c) Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır.

Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasûlûllah (s.a.s) “Kadir gecesini iman ederek ve mükafatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolur” buyurur.

Rasûlullah (s.a.s) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur.

“Yarabbî, şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin; beni de affet ” (Riyazü’s-Salihin, H. No: 1194).

5) Regâib gecesi: Recep ayının ilk cum’a gecesidir.

Regâib, regibe kelimesinin çoğulu olup, sözlükte; itibar edilen şey ve bol ihsan demektir. Bu gece de Rasulû Ekrem (s.a.s)’in, Allah Teâlâ tarafından manevi iyiliklere ve ihsanlara nail olduğu için, buna şükrane olarak oniki rekat nafile namaz kıldığı rivayet olunmaktadır. Ancak bu namaz hakkındaki rivayet kuvvetli değildir. Nafile olduğu için kılınsa sevabı bol, kılınmazsa günahı yoktur. Ancak bu gecelerde kılınan bütün nafileler ferdî kılınır. Önemli olan bu geceyi ibadetle, dua ve niyazla ihya etmektir (bk. “Regâib” mad.).

6) Beraat kandili (gecesi)- Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Aslı “Berâet”tir.

Beraat sözlükte; bir zorluktan kurtarmak ve beri olmak demektir.

Allah Teâlâ bu gece af kapılarını açar; bu gecede mü’minler affa uğrarlar ve günahlarından tevbe ettikleri taktirde temizlenirler. Bu gecede, bir yıl içinde olacak bütün işler hükme bağlanıp, ifası için Cenab-ı Hak tarafından meleklere verilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Gecesini ibadet ve dua ile, gündüzünü oruçlu geçirmek güzeldir.

Kur’an-ı Kerim’de Beraat gecesiyle ilgili görülen âyetler şunlardır:

“(Helâl, haram ve diğer hükümleri) açıkça bildiren bu Kitab’a yemin ederim ki, şüphesiz, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçekten biz. sonuçta karşılaşılacak tehlikeleri haber vericileriz. O (öyle bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sadır olan bir emir ile o zaman ayrılır” (ed-Duhân, 44/2-6).

Alimlerin çoğunluğu bunun “Kadir” gecesi İkrime ile bir grup bilgin de “Beraat” gecesi olduğunu söylemişlerdir. Çoğunluk şu delillere dayanmıştır: Cenab-ı Hak, Kadir sûresinde, Kur’an’ı Kadir gecesinde, bu âyette ise mübârek bir gecede indirdiğini beyan etmiştir. Eğer bu iki geceden kastedilen tek bir gece olmasaydı, çelişki doğardı. Allah Teâlâ, içinde Kur’an indirilen ayın Ramazan ayı olduğunu başka bir âyette de bildirmiştir (el-Bakara, 2/185). Buna göre mübarek gecenin Şaban gecelerinden değil, ramazanın gecelerinden biri olması gerekir. Cenab-ı Hak, mübarek geceyi; “Onda her hikmetli iş ayrılır” diye nitelemiş, Kadir gecesi hakkında da; “Melekler ve Ruh’un bir emirden dolayı, Rablerinin izniyle. inmekte olduklarını” bildirmiştir (bk. el-Kadr, 97/4). Bu “emir”, o yıldan gelecek yıla kadar olan amel, rızık, hayat, ölüm gibi Allah’ın kazasıdır. İbn Abbas (r.anh) şöyle der: “Cenab-ı Hakk’ın bütün kazaları Şa’ban’ın yarı gecesinde görevli meleklere teslim edilir”. Bazılarına göre, Beraat gecesinde, emirlerin Levh-ı Mahfuzdan alınmasına başlanır. Bu gecede gelecek yıla rastlayan aynı geceye kadar olan olaylar takdir edilir ve bu “kadir” gecesi bitirilir. Rızıklara ait olan takdirler Mikâil (â.s)’a; savaş; zelzele, yıldırım ve musîbetlere ait olanlar da Azrail (a.s)’a bildirilir. Diğer yandan, Beraat gecesine ait beş haslet şunlardır: 1) Her önemli iş bu gecede ayırdedilir. 2) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür. 3) İlâhi rahmet yayılır. 4) Mağfiret gecesidir. 5) O gece, Rasûlüllah (s.a.s)’a şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.s), Şaban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, ondördüncü gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, onbeşinci gece yine talep etmiş, bu gece şefaatın tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah’tan kaçanlardır (bk. er-Râzî ve Ebussuud Efendi Tefsirleri, ed-Duhân Sûresi 3. ve 4. âyetlerin tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1959, III, 904, 905).

Beraat gecesi hakkında Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

“Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü (I5. günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ (Keyfiyeti bizce meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) mübtela olan yok mu, ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yokmu? Böyle olan yok mu? Buyurur (İbn Mâce, H. no: 1388).

Diğer bir hadiste de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah Teâlâ Şaban ayının onbeşinci gecesi dünyaya en yakın olan semaya (keyfiyyeti bizce meçhul bir şekilde) iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok günahları (veya günah sahiplerini) bağışlar” (İbn Mâce, H. no: 1389).

7) Mirac gecesi: Recep ayının 27’nci gecesine rastlayan geceye “Mirac gecesi” denir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 M. yılı başlarında vuku bulmuştur. Bu gecede Hz. Muhammed (s.a.s), Mekke’den Kudüs’e oradan semalara yükseltilerek, melekût âlemini seyretmiş ve Cenab-ı Hak ile aracısız mükâlemede bulunmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de mirac olayına şu şekilde kısaca yer verilir: “Kulu (Muhammed’i) gecenin az bir bölümünde kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. İşiten ve gören O’dur” (el-İsrâ, 17/1).

Hz. Muhammed’in, gecenin az bir bölümünde Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya kadar olan yolculuğuna “İsrâ”, Mescid-i Aksâ’dan göklere yükselip, madde âlemini aşmasına da “mirac” denir. İsrâ; gece yolculuğu yapmak, demektir.

Mirac gecesinin önemi, o gecede Cenab-ı Hak’tan getirilen emir, yasak ve haberlerin öneminden gelmektedir. Mirac gecesi getirilen esasları birkaç maddede toplayabiliriz:

1) İslâm’ı saran tehlike çemberinin, etkisini kaybettiği haber veriliyor.

2) Daha önceki dinlerin yürürlükten kaldırıldığı ilân ediliyor.

3) Hz. Muhammed’in ilâhi gücün tecelli ettiği Sidretü’l-Müntehâ’ya yükselmesi, beşer ilminin sürekli ilerleyeceğine delâlet ediyor.

4) İnsanla Rabbı arasında en önemli iletişim aracı olan beş vakit namaz bu gecede farz kılınmıştır.

5) el-Bakara Suresinin son iki âyeti İslâm ümmetine hediye olarak gelmiştir. “Amenerrasûlü” diye başlayan bu âyetlerde önemli akide konuları yanında, son âyette özlü duâ örnekleri verilmektedir.

6) Allah’a ortak koşmayan mü’minlerin bağışlanacağı müjdesi veriliyor.

İşte bu kadar önemli hükümlerin bir arada bildirildiği Mirac gecesi, önemini bunlardan almaktadır. Mirac gecesinde on iki rek’at nâfile namaz kılınması müstahsen görülmüştür. Bu namazın her rekatında Fâtiha ile başka bir sûre okuyarak, iki rekatta bir selâm vermeli, sonra yüz defa “Sübhânellahi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahû ekber” demeli, daha sonra yüz defa istiğfar ederek, yüz defa da salâtü selâm okumalıdır. Gündüzün de oruçlu bulunulmalıdır. Böyle bir gecede yapılacak duanın Cenab-ı Hak tarafından geri çevrilmeyeceği umulur.

Şâmil İA

ÜÇ AYLAR

——————————————————————————–

İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan ayları. Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri, ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Kameri ayların süresi, şemsî ayların süresine nazaran değişiklik arzeder. Kamerî sene, şemsî seneden on bir gün daha kısadır. Ayrıca kamerî ayların diğer bir özelliği şemsî aylarda olduğu gibi senenin aynı mevsimine değil, değişik mevsimlerine tesadüf etmesidir. Mesela, kamerî bir ay olan Ramazan ayı, senenin mevsimlerini dolaşır. Hicrî ve kamerî aylar arasında küçük önem taşıyan ve “üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilirler. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (s.a.s)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Rasûlüllah (s.a.s) bir hadis-i şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz, Receb ayı girince, ” Âllahım! Receb ve Şabanı bize mübarek kı!! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

Hz. Peygamber (s.a.s) Şaban ayında çok oruç tutardı. Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s)’ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim” (Tecrid-i Sarih, VI, 295).

Ramazan ayının fazileti ise çok daha yücedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır” (Müslim, Kitâbu’s-Sıyam, 1).

Receb ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insanî özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insanî vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevî hazza ulaşır.

Bu nedenle özellikle, bu aylarda bol bol istiğfar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’ân okumak ve dua etmek en uygun davranışlardır.

İSLAMİ DİNİ KONULAR kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Nihat Hatipoğlu Dosta Doğru ATV

Nihat Hatipoğlu’ndan ATV’de yeni program!

Nihat Hatipoğlu Dosta Doğru ATV ekranlarında yeniden başlıyor her perşembe geceleri yayınlanacak olan proğramda nihat hatipoğlu sohbetlerini, dualarını, ve nasihatlerini dinleme fırsatı bulabileceksiniz.

23 Şubat 2012 Perşembe
Her cuma sabahı Atv ekranlarında izleyicilerden gelen soruları yanıtlayan Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu, yeni programı ile izleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor

Perşembe gecesi ilk bölümüyle ekrana gelecek olan Dosta Doğru programında Hatipoğlu, Hz. Muhammet ve Ehli Beyt’inin hayatından hikâyeleri izleyicileriyle paylaşacak, peygamberler tarihi, o döneme ait olaylar ve mucizelerle ilgili bilgiler verecek.

Her perşembe 00:00’da ekrana gelecek programda dualar ve anlamlarıyla ilgili bilgi verecek olan Hatipoğlu, hangi dua ne için okunur konusunda da izleyicileri aydınlatacak.
-kaynak;star

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kanal D’de Abbas Güçlü Genç Bakış – Amasya üniversitesi öğrencileri ile CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’e ne dedi

Chp’li Genç Gürsel Tekin’î Canlı Yayında Yerle Bir Etti
Kanal D’de Abbas Güçlü’nün sunumu ile ekrana gelen Genç Bakış, Amasya üniversitesi öğrencileri ile CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’i bir araya getirdi

MİT soruşturmasından üniversite harçlarına, terörden Ermeni soykırım iddialarına, şike soruşturmasından CHP’deki iç savaşa varana kadar bir çok konunun konuşulduğu programa üniversiteli CHP’li bir gencin Gürsel Tekin ve CHP’nin politikalarına olan tepkisi damga vurdu.
CHP’li öğrencinin kendisine ve partinin politikalarına yönelik sert eleştirileri Gürsel Tekin’e zor anlar yaşatırken, CHP’li genç sitemkar sözleriyle Gürsel Tekin’i yerle bir etti.

AK PARTİ SİZİ SANDIĞA GÖMDÜ
Gürsel Tekin ve CHP’lilerin günü birlik değişik söylemler içerisinde bulunmasını ilginç bir örnekle ilişkilendiren CHP’li genç öğrenci ‘Ben şimdi erkeğim değil mi? Ben şimdi akşam kalkıp, sabah kız olmayacağım değil mi? Ben aynı erkek olarak uyanacağım değil mi? Sizin genel başkanlarınız yatıyor, akşam yatıyorum Ahmet’im sabah kalkıyorum Bülent Ersoy olmuşum. Siz muhalefet yapamıyorsunuz. Ak Parti 3 seçimdir, sizi sandığa gömüyor ‘dedi.
Gürsel Tekin’e tepkisine devam eden öğrenci sözlerine şöyle devam etti:

MUHALEFET YAPAMIYORSUNUZ
Siz muhalefet yapabilseydiniz o soysuzlar Ermeni soykırımı tasarısını yapamayacaklardı. Doğudaki hamile annemizin karnını deşip, süngüyle yarıp kız mı erkek mi diye iddiaya giren o Ermenilerdi. Ama şimdi soykırım vardı diye onlar yapıyor. Neden çünkü siz muhalefet olmuyorsunuz ve bu ülke güçlenmiyor. Biz Osmanlı’nın ecdadıyız.

3-5 ECNEBİ BİZİ YÖNETMESİN
Metroda her türlü ahlaksızlık yapılıyor, siz hala başörtüsü diyorsunuz. Bu boş iş kardeşim. Oraya çıkmışsınız başörtüsü diyorsunuz. Verdiğimiz vergilerle cebinizi doldurdunuz yeteri kadar. Bırakında yapabilecek biri varsa o çıksın. Artık yeter çektiğimiz. Bıktık. Öyle boş işlerle boş insanlar ilgilenir. Siz gerekli muhalefeti yapabilseydiniz. Siz önce kendinizi değiştirin. Bir muhalefet olsun ki bu ülke güçlensin. Artık 3-5 ecnebinin bizi yönetmesinden bıktık artık.

CHP’li gencin oldukça sert ve manalı mesajlar içeren sözleri karşısında cevap vermekte zorlanan Gürsel Tekin canlı yayında ecel terleri döktü.

BEYA GAZETE

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

katkı payı oranı düşürüldü

Katkı Payı Oranı Düştü
İlaçtaki katılım payında taban oran yüzde 10’dan yüzde 1’e çekildi.

Komisyonda tasarının görüşmeleri sırasında, AK Parti Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç tarafından verilen önergeyle, ilaçtan alınan katkı payında değişiklik yapıldı.

Komisyonda kabul edilen bir önergeyle ilaçtan alınan yüzde 10-20 katkı payı, yüzde 1-20 olarak değiştirildi.

Emekliler için yüzde 10, çalışanlar için de yüzde 20 olan katkı payı, emekliler için yüzde 1’e düşürüldü.

Bu uygulamadan yataklı tedavi gören hastaların muaf olduğu hükme bağlandı.

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ücretsiz Slaytlar

Ücretsiz Slaytlar

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda teknoloji çağınının zirvesinde bulunmaktayız, artık internet her eve her aileye girmiş bulunmaktadır, eğitim ve öğretim için en güzel ve en hızlı kaynak erişimi sağlamasıyla teknolojiyi etkili ve gerekli kullanmak en doğrusudur, hemen hemen her sınıfta öğrencilerin günlük haftalık ve aylık hatta proje ödemlerinde en büyük ihtiyaç duydukları şeylerin başında slayt ve görsel uygulamalar gelmektedir. Bu ihtiyaça binaen ücretsiz olarak sitemizden yüzlerce binlerce slayt indir ip bunlardan istifade etmek ve ihtiyaç duyduğunuz slaytları sitemiz üzerinden inceleyebilir, sizlerde elinizde bulunan hazırlamış olduğunuz slaytları web sitemizden bizlere göndererek sitemizde yayınlanmasını sağlayabilirsiniz. http://www.slaytube.com adresi ücretsiz slayt sitemizi takip edebilir ve sevdiklerinize tavsiye edebilirsiniz.

SLAYTUBE

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Konyaaltı İlçe Emniyet Müdürü Uğur Gökcan vuruldu, kim neden öldürdü 22.02.2012

Silahlı Saldırgan Dehşet Saçtı
Antalya’da bir benzin istasyonunda etrafına rastgele ateş açan bir kişiyi ikna etmeye çalışan Konyaaltı İlçe Emniyet Müdürü Uğur Gökcan vuruldu. Hastaneye kaldırılan Gökcan şehit oldu.

Konyaaltı Belediyesi yakınlarında çevreye ateş açan kişiyi ikna etmeye çalıştığı sırada vurularak yaralanan ve Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Gökcan, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Antalya Valisi Ahmet Altıparmak, hastane çıkışında basın mensuplarına yaptığı açıklamada, saat 15.00 sıralarında elim bir olay yaşandığını hatırlattı.

Silahlı bir kişinin benzin istasyonunda diğer vatandaşları ve çevredeki insanları tehdit ettiği yönünde ihbar üzerine Konyaaltı İlçe Emniyet Müdürü Uğur Gökcan’ın olay yerine gittiğini ifade eden Altıparmak, ”Şahsı ikna etme girişimleri son derce güzel bir gelişmede seyrederken, müdürümüzün müdahalesiyle beraber, silahı elinden alma girişimi maalesef neticesiz kalıyor. Saat 15.10 gibi müdürümüz yaralanıyor” dedi.

Altıparmak, Gökcan’a ilk müdahalenin olay yerinde yapıldığını ve Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldığını ifade ederek, ”Doktorların tedavisine cevap vermemesi neticesinde maalesef arkadaşımızı kaybediyoruz. Emniyet camiamızın, tüm milletimizin, Türk halkının başı sağ olsun” diye konuştu.

Olayın adli vaka olduğunu ve daha ayrıntılı bilgi veremediklerin belirten Ahmet Altıparmak, Gökcan’ın eşinin kararı doğrultusunda cenazenin Kütahya’ya ya da Antalya’ya defnedileceğin bildirdi.

Konyaaltı İlçe Emniyet Müdürü Uğur Gökcan için yarın Emniyet Müdürlüğü önünde bir tören düzenleneceği bildirildi.

Öte yandan, Uğur Gökcan’ı vuran saldırganın 50 yaşındaki C.G olduğu öğrenildi.

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

intibak yasası Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda kabul edildi

Yasa komisyondan geçti
Emekli maaşlarındaki eşitsizliği gideren intibak yasası Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda kabul edildi

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçeleri ortadayken, süper emeklilikle ilgili yeni bir düzenleme yapmanın doğru olmadığını söyledi. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, İntibak Yasa Tasarısı üzerinde söz alan muhalefet milletvekilleri, düzenlemenin “intibak’ olmadığını ileri sürdü. Plan, Komisyon’da kabul edildi.

CHP İzmir Milletvekili Musa Çam, intibak düzenlemesinden, süper emekliler, Bağ-Kur’dan basamak satın alarak emekli olanlar için düzenleme yapılmadığını belirterek, bunun önemli bir eksiklik olduğunu söyledi. Türkiye’de emekli maaşlarının en az aylık bin 500 TL olması gerektiği savunan Çam, “Yapılan intibak değildir. İntibakın sadece emekli maaşına indirgenmesi de yanlıştır. Sıkıntı, emeklilerin insanca yaşama imkanına kavuşmasında maaşların tespitinde baz alınacak kriterlerin belirlenmesidir. 12 bin esnaf ve sanatkar kapsama alınmış, ama parası ve gücü yetmeyenler ise bundan faydalanmamıştır. Çalıştıkça aylığın düşmesi durumu mevcuttur. Bu da kayıtdışı çalışmayı özendiriyor” dedi.

Çam, 2000 yılı öncesinde emekli olan 2 milyon 743 bin kişiden 1 milyon 913 bin kişi düzenlemeden yararlanacağını, 800 bin kişinin ise bundan yararlanmayacağını söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın, Türkiye’de emeklilerin içinde bulunduğu yoksulluk durumunun, “AKP’nin 10 yıllık iktidarının nadide eserleri arasında yer aldığını” öne sürerek, 2000 yılından itibaren SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarının hesaplanmasında değişiklik yapılırken, Emekli Sandığından emekli
olanlarda değişiklik yapılmadığını anlattı. Emekli aylıklarındaki farklılığın giderilmesinin yıllardır beklendiğine işaret eden Ayaydın, CHP’nin bu müzmin soruna seçimler öncesinde programında yer verdiğini, Hükümetin ise CHP sayesinde konuyu dikkate almak zorunda kaldığını savundu.

Tasarının konuya adil ve sağlıklı bir çözüm getirmediğini öne süren Ayaydın, “Emeklilere yüzde 2 maaş artışı getiren yasayla, top taca atılıyor. Ödemelerin 2013 yılında yapılması ise kabul edilebilir değil. Yine bir AKP klasiği ile karşı karşıyayız; çok söz edip, hiçbir şey yapılmıyor. Milyonlarca emekliyi aldatmaya tevessül ediyor” dedi.

MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay, gecikmiş bir düzenleme olmasına karşılık beklentileri karşılamadığını ifade ederek, “Maalesef emekliler kandırılmıştır. Tasarı, emeklilerin yüzde 20’sini kapsıyor. Hükümet, bir şey yapıyor ama bunu yaparken de emeklilerin burnundan getiriyor. Çünkü ödemeler 2013 yılında yapılabilecek” diye konuştu.

Akçay, emekli maaşlarının tek bir sistemle hesaplanması gerektiğini belirtti.

“Fiyat fetişizminden uzaklaşalım”

CHP İstanbul Milletvekili Müslim Sarı, iktidarın “bütçe olanakları sınırlı” anlayışını eleştirerek, “Bütçeyi böyle bağlayan iktidardır. Tasarı da emeklilere lütuf gibi gösteriliyor” dedi.

Düzenlemeyle yeni bir eşitsizlik yaratılmamasına özen gösterilmesi gereğine işaret eden Sarı, yeni ile eski sistem arasındaki uyarlamada bazı emeklilerin maaşlarında düşme ye da sabit kalma durumunun ortaya çıkabileceğini söyledi. Ücretleri sadece enflasyon kadar artırmak, ülkenin reel büyümesinden toplam kesimleri yararlandırmamak anlamına geldiğini anlatan Sarı, bunun gelir dağılımı adaletine katkı yapmadığını savundu.

“Lütfen bu fiyat fetişizminden uzaklaşalım” diyen Sarı, 2013 yılı sonrası için mali kural konulmasını önerdi.

CHP Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt, 10 milyon emekliye söz verildiğini ifade ederek, tasarıyla, aynı sıkıntının sürdüğünü, emeklilerin geçinmek için yine çalışmak zorunda bırakıldığını ileri sürdü. Düzenlemenin neden 2013 yılında yürürlüğe gireceğini soran Kurt, sorunun emeklilerden değil, mevzuat değişikliğinden kaynaklandığını söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu, düzenlemenin adının “intibak” olmadığını savunarak, “Dağ fare doğurdu. Yıllarca emeklilere, ‘intibak, intibak, intibak’ diye umut verildi. Tüm emeklilerden özür diliyorum. İntibak yapacaksak adam gibi yapalım. Eşit prime, hangi kurumda olursa olsun eşit maaş verelim. Emekli maaşlarında 30 lira ile 200 lira arasında uyum yapılıyor. Kamuya yükü de 2,7 milyar lira…Ne adalet, ne hak, ne eşitlik demeyelim. Buna intibak değil, tamir yasası diyelim” dedi.

Türkiye’de “yaşa takıldığı için emekli olamayanlar gerçeği” bulunduğunu ifade eden Aslanoğlu, kimsenin bu insanlara iş vermediğini, bakanların bu kesimin sorunlarına duyarsız kaldığını söyledi.

Aslanoğlu, yurtdışında emekli olanların Türkiye’de iş yaptığında katkı payı kesilmediğini belirterek, “bu hak mıdır, adalet midir?” diye sordu.
Belediye başkanlarının emekli aylıklarında da farklılıklar olduğunu belirten Aslanoğlu, bunun çok hazin ve sosyal yara olduğunu kaydetti.

CHP Balıkesir Milletvekili Ahmet Gümüş de Türkiye’de büyüyen ekonomiden emeklilere, çalışanlara en az pay verme rekoru kırıldığını ifade ederek, düzenlemenin daha titizlikle hazırlanması gerektiğini söyledi.

MHP Manisa Milletvekili Sümer Oral ise düzenlemenin intibak değil, kısmi bir değişiklik getirdiğini ileri sürerek, “İntibak yapmak kolay değil. İktidar milletvekillerinin bu konuyla ilgili konuşmamasını nasıl yorumlamak lazım?” dedi.

“Bu bir intibak düzenlemesidir”

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, görüş ve eleştirileri yanıtlarken, intibakın lütuf olmadığını belirterek, önemli bir düzenleme olduğunu vurguladı.
Düzenlemenin tüm emeklileri kapsamadığına işaret eden Çelik, şöyle konuştu:

“9 milyon 928 bin emekliye 92 milyar lira yıllık emekli aylığı ödeniyor. Emekli Sandığında gösterge ve katsayı uygulandığı için bu kapsama alınmalarını gerektiren bir durum yaşanmamıştır. Bağ-Kur’da da basamak sistemi uygulandığından bir farklılaşma oluşmadığı için kapsama girmiyor. Ancak 2000 yıllına dönük orada sistemle oynanmasından ötürü 12 bin 184 Bağ-Kur emeklisini ilgilendiren bir düzeltme ihtiyacı doğmuştur. Konu emekli aylıkları değildir. Tasarı, aynı gün, aynı primi ödemesine rağmen farklı tarihlerde emekli olanların maaşlarındaki farklılığı gidermeye dönüktür. Bir intibak düzenlemesidir. Yoksa emeklilere bir zam ya da tüm emeklilere dönük bir düzenleme değil. Yaptığımız düzenleme; 2000 öncesi emeklileri 2008 Ocak ayına taşımaktır. Burada yüzde 100 adaleti tesis edecek sihirli bir formül yok. ‘En adil düzenleme nasıl olabilir’ diye baktık. En doğrusu, en doğruya yakını bu olduğu için bu sistemi huzurlarınıza getirdik.”

Çelik, komisyonda konuyla ilgili yasa tekliflerin de bulunduğunu hatırlatarak, “Bu intibaktır. Ama tekliflerde, emeklilere zam öngörülüyor. Mali açıdan bunun sürdürülebilir yönü de bulunmuyor. Mali boyuttan bakarak, ’emeklilere şu kadar verelim’ diye konu ele alınmadı. Teklifler uygulansa daha büyük eşitsizliklere, haksızlıklara yol açar”’ dedi.

CHP’li Süleyman Çelebi’nin teklifinin 38, Ali İhsan Köktürk’ün teklifinin ise 11 milyar liralık yıllık ilave yük getirdiğini anlatan Çelik, “Bu ülkede yalnızca emekliler, çalışanlar, milletvekilleri yok; 75 milyon vatandaşımız var. Onların hukukunu korumak adına atılan adımların dengeli olması lazım. ‘Zam verdim gitti, sen bir veriyorsan ben iki veririm’ anlayışı, Türk siyasetinde çok geride kaldı. Sistemdeki arıza nerede, nerenin tamir edilmesi gerekiyor diyerek yaklaşılmıştır konuya” dedi.

“O kadar karmaşık bir sistem ki…”

Yüzde 75 olarak belirlenen katsayının nasıl belirlendiği sorusuna, “TÜFE çarpı gelişme hızının yüzde 100’ü” şeklinde olduğu yanıtını veren Çelik, “yüzde 75 denge oranıdır. Yeni eşitsizlikler oluşmaması için yüzde 75 bir denge rakamı olarak ortaya çıktı. 6 aydır bu işle meşgulüz. O kadar karmaşık sistem ki…Yüzde 100 adaleti yakalama azminde olsanız bile, bu mümkün değil. Sistemin yeniden bozulmasına neden olacak şekilde değil de sürdürülebilir rakamları ve oranları denge içinde yakaladık” diye konuştu.

Anayasa Mahkemesinin süper emeklilerle ilgili düzenlemeyi daha önce iptal ettiğine işaret eden Çelik, “Süper emekliler intibaktan yararlanacak. Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçeleri ortadayken, süper emeklilerle ilgili yeni düzenleme yapmak doğru değil” görüşünü kaydetti.

Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemini 2000 yılından sonra sigortacılık mantığına oturttuğunu belirten Çelik, sistemin ana parametreleriyle oynanmaması gerektiğini anlattı. Çelik, “Biz 2050’ler için düzenleme yaptık, 65 yaşı getirdik. Bizler o zaman siyasette olacak mıyız, herhalde olmayacağız. 40 yıl sonrasına göre yapılan bir düzenlemeyi bugünden bozmaya çalışmak, onun ana parametreleriyle oynamak doğru değil. Türkiye gelecek yıllara dönük sosyal güvenlik açıklarını, uzun yıllara sari şekilde sürdürebilirliği sağlamak için reform yaptı” dedi.

Promosyon için yeni girişim

İntibakın Bağ-Kur’dan basamak satın alarak emekli olanlarla ilgisi olmadığını belirten Çelik, banka promosyonları konusunda yeni bir girişimde bulunacağını ifade etti. Çelik, sosyal güvenlik destek priminin 545 bin kişiden kesildiğini ve kurumun 1 milyar lira gelir elde ettiğini belirterek, bunun genç yaşta emeklilik popülizminin ortaya çıkardığı bir durum olduğunu söyledi.

kaynak:beyazgazete

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak olan 57. Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkemizi temsil edecek Can Bonomo

Eurovision Şarkımız belli oluyor
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak olan 57. Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkemizi temsil edecek Can Bonomo saat 19:30’de TRT ekranlarında görücüye çıkıyor.

Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etmeye hazırlanan Can Bonomo, Bakü’deki yarışmada söyleyeceği şarkıyı ilk kez bu akşam seslendirecek.

Eurovision Şarkı Yarışması için birçok önemli ismin adı geçmiş ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Can Bonomo ismi açıklanmıştı. Türkiye ‘yi bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması ‘nda temsil edecek olan genç sanatçının gösterdiği performans ve söylediği şarkının alacağını tepki ise şimdiden merak konusu…

57. Eurovision Şarkı Yarışması’nın yarı finalleri 22 ve 24, büyük finali ise 26 Mayıs 2012 tarihinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak.

Karadağ, iki yıl aradan sonra yarışmaya tekrar katılacağını açıklamış, Polonya ise 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapacağını gerekçe göstererek yarışmadan çekilmişti. Bakü’de gerçekleşecek yarışmaya 43 ülke katılacak.

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

yılın en iyilerine ödülleri teslim edildi

Beyaz Tv Yılın En İyi Çıkış Yapan Televizyonu Oldu
Engelsiz Yaşam Vakfı tarafından geleneksel hale getirilen “Engelsiz Yaşam Ödülleri”, Ataköy Sheraton Otel’de yapılan muhteşem gala ile sahiplerini buldu.

Sunuculuğunu Vatan Şaşmaz ‘ın üstlendiği ödül töreninde, Sanat, Tv, Müzik ve Dizi dünyasının ünlü isimlerine ödülleri verildi.

Yılın en iyi çıkış yapan Televizyonu Beyaz Tv olurken Ödülü Yönetim Kurulu Başkanı Osman Gökçek adına Beyaz Tv programlar Müdürü Tayyar Işıksaçan Ve Beyaz Tv İstanbul sorumlusu Sedat Yazıcıoğlu aldı.

Ödül Törenine aralarında Ali Kırca, Muazzez Ersoy, Petek Dinçöz, Hülya Koçyiğit, Fatih Ürek, Kıraç, Deniz Seki, Esra Erol, Fikret Hakan, Tuğba Özay, Altay, Mesut Yar, Kaya Çilingiroğlu, Salih Güney, Gönül Yazar, Ahmet Özhan ve Hamiyet gibi sanat ve medya dünyasının ünlü isimleri büyük ilgi gösterdi.

EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN BEYAZ TV
Yılın en iyi çıkış yapan Televizyonu olarak Beyaz Tv ödüle layık görülürken Ödülü Genel Kordinatörümüz Osman Gökçek, adına Prodgramlar Müdürü Tayyar Işıksaçan aldı.

YAŞAM BOYU ÖDÜL ALAN SANATÇILAR
Erol Evgin, Fikret Hakan, Hülya Koçyiğit, Fikret Hakan, Ahmet Özhan, Salih Güney, Müslüm Gürses,

Gecede, toplumda büyük ses getiren sosyal sorumluluk kampanyaları da ödüllendirildi. İşte ödül alan diğer kişi ve kurumlar

1. YILI EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN TELEVİZYONU BEYAZ TV
2. YILIN EN İYİ SİNEMA FİLMİ: AŞK TESADÜFLERİ SEVER
3. YILIN EN İYİ SİNEMA OYUNCUSU- ERKEK, YILMAZ ERDOĞAN
4. YILIN EN İYİ SİNEMA OYUNCUSU- BAYAN, BALÇİM BİLGİN
5. YILIN EN İYİ DÖNEM DİZİSİ, ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ
6. YILIN EN İYİ GENÇLİK DİZİSİ, SENDE GİTME TRT 1
7. YILIN EN İYİ AİLE DİZİSİ
8. YILIN EN İYİ ÇOCUK DİZİSİ
9. YILIN EN İYİ POLİSİYE DİZİSİ ARKA SOKAKLAR
10. YILIN EN İYİ HABER KANALI ALİ KIRCA
11. YILIN EN İYİ MAGAZİN PROGRAMI MAGAZİN D CEBRAİL MUNGAN
12. YILIN EN İYİ HABER BÜLTENİ ALİ KIRCA SHOW TV
13. YILIN EN İYİ SPOR PROGRAMI TELEGOL
14. YILIN EN İYİ TALK SHOW PROGRAMI , DISCO KRALI OKAN BAY ÜLGEN
15. YILIN EN İYİ BİLGİ YARIŞMA PROGRAMI, KİM MİLYONER OLMAK İSTER ATV
16. YILIN EN İYİ SABAH PROGRAMI ARIM BALIM PETEĞİM PETEK DİNÇÖZ
17. YILIN EN İYİ KADIN KUŞAĞI PROGRAMI, 8 NUMARA ŞENLİK VAR T8
18. YILIN EN İYİ MÜZİK KANALI KRAL TV KRAL FM MEHMET AKBAY
19. YILIN EN İYİ RADYOSU RADYO TURKAZ
20. YILIN HALKA AÇIK EN İYİ YATIRIMI ATAKÖY MARİNA
21. KKTC ‘de SANATA ve SPORA EN FAZLA DESTEK OLAN BAKAN, MALİYE BAKANI ERSİN TATAR,
22. KKTC ‘de YILIN EN İYİ BELEDİYESİ ve BAŞKANI LEFKOŞA TÜRK BELEDİYESİ BAŞKANI CEMAL BULUTOĞULLARI
23. KKTC ‘de YILIN EN İYİ GAZETESİ HAVADİS GAZETESİ
24. YILIN EN İYİ SPOR YORUMCUSU SERGEN YALÇIN
25. YILIN EN İYİ BARTER FİRMASI AVRASYA BARTIR
26. YILIN EN İYİ BUSİNNES HOTELİ ATAKÖY SHERATON HOTEL
27. YILIN EN İYİ SAĞLIK YATIRIMI AVRUPA GÖZ HASTANESİ
28. YILIN EN İYİ BAYAN TV OYUNCUSU PINAR ALTUĞ
29. YILIN EN İYİ ERKEK TV OYUNCUSU, TAMER KARADAĞLI
30. YILIN EN İYİ TÜRK SANAT MÜZİĞİ BAYAN SANATÇISI MUAZZEZ ERSOY
31. YILIN EN İYİ HALK MÜZİĞİ ERKEK SANATÇISI
32. YILIN EN İYİ ALBÜMÜ, DENİZ SEKİ
33. YILIN EN İYİ SINGLE, ALTAY
34. YILIN EN İYİ ROCK YORUMCUSU, KIRAÇ
35. YILIN EN İYİ ENGELLİ DOSTU YAŞAM KOÇ ‘U MELTEM KELEŞ POLAT
36. YILIN EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN POP MÜZİK SANATÇISI BAYAN SANATÇISI, TUĞBA ÖZAY
37. YILIN EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN POP MÜZİK SANATÇISI ERKEK SFETTAH CAN
38. YILIN EN İYİ POP MÜZİK BAYAN SANATÇISI TUGBA ÖZAY
39. YILIN EN İYİ POP MÜZİK ERKEK SANATÇISI, DEMET AKALIN
40. YILIN EN İYİ BAYAN FANTAZİ MÜZİK SANATÇISI
41. YILIN EN İYİ ERKEK FANTAZİ MÜZİK SANATÇISI, GÖKHAN TEPE
42. YILIN EN İYİ SOHBET PROGRAMI BURDA LAF ÇOK MESUT YAR

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu için Anayasa Mahkemesi’ne başuracak

CHP, Gül İçin AYM’ye Gidiyor
CHP, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresini Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor

Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu için Anayasa Mahkemesi’ne başuracak.

CHP Grup Toplantısı’nın ardından gazetecilerin sorularını cevaplayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin 7 yıl olmasını öngören kanunu Anayasa Mahkemesi’ne götüreceklerini açıkladı.

CHP’nin yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmek için 27 Mart’a kadar süresi bulunuyor.

GÜNCEL HABERLER kategorisine gönderildi | Yorum bırakın